Displaying: 41-50 of 73 documents

0.076 sec

41. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Serdar Tekin How Could Aristotle Defend The Self-sufficiency Of Political Life While Claiming The Superiority Of Contemplative Life?
abstract | view |  rights & permissions
In Nicomachean Ethics X.7, Aristotle argues that perfect happiness consists in contemplation alone. The question that I want to take up in this essay is whether the superiority of contemplative life fits with Aristotle’s argument for the self-sufficiency of the political life, according to which politics can lead us to happiness without being guided by philosophical knowledge of the highest sort. My basic argument is that, paradoxical as it may seem, Aristotle is led to acknowledge that contemplative life is superior to political life by the same strand of argumentation which makes him plea for the self-sufficiency of the political life in the first place. In order to show how this argument unfolds, I take my point of departure from Aristotle’s analysis of phronēsis as stated in Nicomachean Ethics VI and bring it to bear on his discussion of the respective virtues of the contemplative and political ways of life in Politics VII.
42. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Erhan Demircioğlu On the Differentia of Epistemic Justification
abstract | view |  rights & permissions
How are we to distinguish epistemic justification for believing a proposition from other sorts of justification one might have for believing it? According to what I call the received view about the differentia of epistemic justification, epistemic justification is intimately connected to “the cognitive goal of arriving at truth” in a specific way no other sorts of justification can possibly be. However, I will argue that the received view is mistaken by showing that there are cases in which pragmatic justification for believing a proposition is related to the cognitive goal of arriving at truth in a way epistemic justification is supposed to be. The paper will close with a brief assessment of two possible rejoinders the received view might make to my objection.Epistemik gerekçelendirmeyi diğer tür gerekçelendirmelerden nasıl ayırmalıyız? Hâkim görüş diyebileceğimiz bir fikre göre, epistemik gerekçelendirme “doğruya varma” diyebileceğimiz bilişsel hedefe diğer tür gerekçelendirmelerin olamayacağı şekilde yakın bir biçimde irtibatlıdır. Bu yazıda, hâkim görüşün yanlış olduğunu iddia edeceğim. Bu iddiam, bazı olası durumlarda pragmatik gerekçelendirmenin de doğruya varma hedefiyle olan irtibatının epistemik gerekçelendirmenin o hedefle kurduğu iddia edilen irtibatın aynısı olduğunu gösteren bir düşünce deneyine dayanıyor. Yazı, hâkim görüşün sunduğum itiraza karşı geliştirebileceği iki yanıtın kısa bir değerlendirmesi ile sonlanıyor.
43. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Sena Işikgil An Analysis on McGinn’s Mysterianism: Reply to Erhan Demircioglu
abstract | view |  rights & permissions
This paper discusses Erhan Demicioglu’s approach to McGinn’s mysterianism. Demircioglu argues that the reasons why McGinn considers his cognitive closure idea to be true with respect to the solution of the mind-brain problem are not compatible with his claim about the existence of a naturalist solution to the mind-brain problem. However, I consider such a criticism to be the result of missing some important details in McGinn’s thesis on cognitive closure. In this study by analysing McGinn’s mysterianism I show that no contradiction exists between the reasons why McGinn presented his cognitive closure thesis and the existence of a naturalist solution to the mind-body problem.Bu makale Erhan Demircioğlu’nun McGinn’in gizemcilik görüşüne yaklaşımını tartışmaktadır. Demircioğlu’nun iddiası şudur ki; McGinn’in beden-zihin probleminin çözümüne ilişkin olan bilişsel kapalılık görüşünün doğruluğunu göstermek için öne sürdüğü gerekçeler, beden-zihin probleminin doğalcı bir çözümü olduğuna ilişkin görüşü ile çelişik durumdadır. Fakat ben bu gibi bir eleştirinin McGinn’in bilişsel kapalılık tezinde ortaya koyduğu bazı önemli detayların gözden kaçırılmasının bir sonucu olduğunu düşünmekteyim. Bu makalede McGinn’in gizemciliğini analiz ederek göstereceğim şey şudur ki; McGinn’in bilişsel kapalılık tezi için sunduğu nedenler ile beden-zihin probleminin doğalcı çözümünün varlığı arasında herhangi bir çelişki yoktur.
44. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Aret Karademir Liberal Çokkültürcülük: (Çok)Ulusalcı Liberalizm ve Azınlık-içindeki-Azınlıklar Sorunsalı
abstract | view |  rights & permissions
Özet: 20. yüzyılın son çeyreğinde, çıkış noktasını mensubu olduğu kültüre, ulusa veya devlete karşı korunması için bireysel haklarla donatılmış ve içerisinde yetiştiği kültürü rasyonel yetileri ile değerlendirip terk edebilme gücüne sahip “birey” anlayışında bulan “bireyci” liberalizmin içerisinden, bireylerin “kültürel” varlıklar olduklarını, bireysel özgürlüğün “kültürlerin korunması” olmaksızın icra edilemeyeceğini, bunun için de “kültürel azınlık hakları”nın liberalizmin olmazsa olmazı olduğunu savunan “liberal çokkültürcülük” doğmuştur. Bu yazıda, liberal çokkültürcülüğün en önemli versiyonlarından biri olan “(çok)ulusalcı liberalizm” incelenecek ve onun kadınlardan, LGBTİ bireylerinden ve dini veya mezhepsel muhaliflerden oluşan “azınlık-içindeki-azınlık” gruplarının ortaya çıkardığı çoğulculuğu kapsayacak teorik araçlar geliştiremediği; bu yüzden de yeterince çoğulcu olmadığı iddia edilecektir.In the last quarter of the 20th century, liberal multiculturalism was born out of individualistic liberalism. Whereas the latter takes as its starting point the individual, who is supposed to be protected against the intrusions of his/her culture, nation, or state via individual rights, and who is capable of leaving the cultural heritage s/he was raised into; the former takes human beings as cultural entities, and defends that individual freedom cannot be performed without the protection of culture and that cultural minority rights are the sine qua non for liberalism. In this essay, I will examine one of the most important versions of liberal multiculturalism, namely (multi)national liberalism, and argue that it is not pluralistic enough due to the fact that it has not created the necessary tools to accommodate the sort of pluralism that is formed out of minorities-within-minorities.
45. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Ezgi Polat, Zehragül Aşkin Ölüm Kavramının Heidegger ve Sartre Felsefesindeki Yeri
abstract | view |  rights & permissions
Ölüm kavramı, felsefe tarihinin temel sorunsal kavramlarından biri olarak karşımıza çıkmakla birlikte ontolojik ve varoluşsal içerimine Heidegger ve Sartre’da ulaşmıştır. Heidegger, ölüm fenomenini Dasein’ın varoluşunu belirleyen ve yaşama anlam veren bir olanak olarak konumlandırmıştır. Sartre’da ise söz konusu kavram, Heidegger’den farklı olarak yaşamı değerden düşüren, insanda bulantı ve kaygı uyandıran absürt bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.The concept of death, although appears as one of the fundemental problematic concepts of the history of philosophy, attained its ontological and existential content in Heidegger and Sartre. Heidegger positioned the phenomenon of death as a possibility that determines the existence of Dasein, and gives meaning to life. Unlike in Heidegger, in Sartre we confront with the concept at stake, as an absurd fact which evokes nausea and anxiety in the human being.
46. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Hasan Bahadır Türk Potansiyeli Tahayyül Etmek: Agamben’in Bartleby'si
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalenin amacı Giorgio Agamben’in, Herman Melville tarafından yazılmış bir metin olan, Bartleby okumasını tartışmaktır. Bunu yaparken, Aristoteles’in potansiyel kavramına dair tartışması teorik kalkış noktası olacaktır. Bu eksenden hareketle makale Agamben’in Aristoteles’in potansiyel kavramına yaklaşımını nasıl açıkladığına ışık tutmaya çalışacaktır. Makalenin ana argümanı; Agamben’in Bartleby’sinin, Aristoteles’in edimselin potansiyele olan önceliğine vurgu yapan perspektifini ters yüz ettiğidir.The aim of this article is to discuss Giorgio Agamben’s reading of Bartleby, a text written by Herman Melville. In so doing, Aristotle’s debate concerning the concept of potentiality will be a theoretical point of departure. Moving from this axis, the article will attempt to shed light upon how Agamben explicates Aristotelian approach to the concept of potentiality. The major argument of the article is that Agamben’s Bartleby inverts Aristotle’s perspective that puts an emphasis on the priority of actuality over potentiality.
47. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Aydan Turanli Martin Heidegger on Technology: A Response to Essentialist Charge
abstract | view |  rights & permissions
Martin Heidegger is one of the major philosophers influencing discussions of the condition of technology in the modern era especially with his very much debated article, “The Question Concerning Technology.” However, his views of technology are variously interpreted. Andrew Feenberg and Don Ihde accuse Martin Heidegger of being “essentialist.” Feenberg also implies that Heidegger is a technological determinist and a strong pessimist. On the other hand, Iain Thomson asserts that Heidegger’s view of technology is not essentialist in the traditional sense. David Edward Tabachnick also underlines that essentialism in Heidegger does not necessarily include determinism. In this article, I defend Heidegger against Feenberg’s essentialist charge. First, I summarize Feenberg’s interpretation of Heidegger. Secondly, I criticize Feenberg to show that his accusations against Heidegger are unjustified.Martin Heidegger, özellikle çok tartışılan “Teknolojiye İlişkin bir Soru” makalesiyle modern dönemde teknolojinin durumuyla ilgili tartışmaları etkileyen en önemli filozoflardan biridir. Ancak, onun teknoloji görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Andrew Feenberg ve Don Ihde, Heidegger’i, özcü olmakla suçlarlar. Feenberg, ayrıca da Heidegger’in teknolojik determinist ve güçlü anlamda pesimist olduğunu ima eder. Diğer yandan, Iain Thomson, Heidegger’in teknoloji görüşünün geleneksel anlamda özcü olmadığını iddia eder. David Edward Tabachnick’de, Heidegger’de özcülüğün, determinizmi içermediğinin altını çizer. Bu makalede, Feenberg’in özcü suçlamasına karşı Heidegger’i savunacağım. İlk olarak, Feenberg’in Heidegger yorumunu özetleyeceğim. İkinci olarak, Heidegger’e karşı suçlamalarının temelsiz olduğunu göstermek için Feenberg’i eleştireceğim.
48. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Çetin Balanuye Education of Emotions as a Possibility of Handling Value Conflicts
abstract | view |  rights & permissions
It is widely accepted that one of the most crucial issues in philosophy of education is related to the concept of value. The contemporary debates on the concept of value and the power of education to deal with value conflicts revolve around two basic questions. First: How can I live personally flourishing life with a responsibility for the universe in general and others in particular? Second: In what ways can education help us find a common ground between living well and being morally good? It is argued in this piece of work that education of emotions can be reconsidered as a promising remedy for this dilemma. A Deweyian account of desirable habit formation is elaborated, endorsed and defended, yet possible objections to the account is taken into consideration.Eğitim felsefesinin en merkezi sorunlarından birinin değer kavramıyla ilişkili olduğu büyük ölçüde kabul görür. Hem değer kavramı, hem de eğitimin değer çatışmalarının çözümünde ne ölçüde etkili olabileceğine ilişkin çağdaş tartışmaların iki temel soru çevresinde dolaştığı görülmektedir. Birincisi: Genel olarak evrensel çevre ve özellikle de insani çevreye karşı sorumlu, ama aynı zamanda kişisel açıdan mutlu bir yaşam sürmek nasıl olanaklı olur? İkincisi. Bu çerçevede, eğitim, iyi yaşamak ile iyi biri olmak arasında bir uzlaşım geliştirmemize hangi biçimlerde yardımcı olabilir? Bu çalışmada duyguların eğitimi olarak özetlenen yaklaşımın sözü edilen sorunsalı aşmak açısından ümit verici olduğu savunulacaktır. Bu amaçla, Deweyci bir ‘yeğlenebilir alışkanlık biçimlendirme’ yaklaşımının ayrıntılandırılması ve savunusu yapılmakta, ayrıca bu yaklaşıma yöneltilebilecek itirazlar da gözden geçirilmektedir.
49. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Mehmet Hilmi Demir Stalnaker’s Hypothesis: A Critical Examination of Hájek’s Counter Argument
abstract | view |  rights & permissions
According to what is known as Stalnaker’s hypothesis, the probability of a conditional statement is equal to the conditional probability of the statement’s consequent given the statement’s antecedent. Starting with David Lewis, many have attempted to show that this hypothesis cannot be true for non-trivial probability functions. These attempts, which are known as the triviality results, cannot refute the hypothesis conclusively, because the triviality results usually rest on controversial assumptions such as the closure of conditionalization. In addition to the triviality results, there is one often cited argument against Stalnaker’s hypothesis that does not seem to rest on a controversial assumption. The argument is Alan Hájek’s 1989 reductio argument, which purportedly shows that Stalnaker’s hypothesis leads to outright contradiction. In this paper, I critically evaluate Hajek’s reductio argument and show that it is not a valid argument. His argument is simply an instance of the petitio principii fallacy. On the positive side, I argue that my critical evaluation of Hajek’s argument brings us one step closer to the reconciliation of the analytical and empirical examinations of Stalnaker’s hypothesis.Literatürde Stalnaker hipotezi olarak bilinen iddiaya göre, bir şartlı önermenin olasılığı, o önermenin art bileşenin ön bileşeninine şartlı olasılığına eşittir. David Lewis’in 1976 tarihli makalesinden beri birçok felsefeci bu iddianın sadece basit ve sıradan (trivial) olasılık fonksiyonları için geçerli olduğu, diğer daha işlevli (non-trivial) olasılık fonksiyonlarına uygulanamayacağını göstermeye çalışmışlar ve bu hedef doğrultusunda birçok ispat sunmuşlardır. Ancak sıradanlık sonuçları (triviality results) olarak bilinen bu tür ispatların Stalnaker hipotezini tam olarak reddetmeye yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü bu ispatların büyük bir çoğunluğu koşullamanın kapalılığı (closure of conditionalization) gibi tartışmalı olan varsayımlara dayanmaktadır. Literatürde tartışmalı herhangi bir varsayıma dayalı olmadığı iddia edilen ve sıklıkla gönderme yapılan bir başka argüman daha mevcuttur. Alan Hájek’in 1989 tarihli makalesinde olmayana ergi metodu ile geliştirdiği bu argüman, herhangi tartışmalı bir varsayıma dayanmadan, Stalnaker hipotezinin doğrudan çelişkiye neden olduğunu göstermektedir. Bu makalede Hájek’in argümanının geçerliliği detaylı olarak incelenmekte ve sonuçta söz konusu argümanın petitio principii çıkarsama hatasını barındırdığı ve bu sebeple de geçerli olmadığı tespit edilmektedir. Pozitif katkı olarak ise bu varılan tespitin Stalnaker hipotezinin analitik ve ampirik değerlendirmeleri arasında var olan uyuşmazlığın giderilmesinde bir adım daha ileri gitmemizi sağladığı iddia edilmektidir.
50. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Funda Neslioğlu Serin “The Strong Programme” and the Rationality Debate
abstract | view |  rights & permissions
Various approaches have been made for understanding the nature of science and scientific knowledge. The social factors that played some role during the choice of scientific theories (like the theory of evolution) in the nineteenth century popularised the opinion that the scientific knowledge is the subject of a sociological research. During the ongoing discussions, one of the explanation or the justification models that was proposed is known as “the Strong Programme.” The main claim of “the Strong Programme” is that the social factors have a determining role for the choice of scientific theories, rather than the rational and universal criteria one may expect. Hence, those who were behind this view rejected all of the rational analyses made for the sciences and the scientific methods. In this paper, we try to investigate the validity of the claims of “the Strong Programme,” and to clarify whether it is possible to understand the real nature of science without any rational approach. It is argued that it would be insufficient to determine the content of the science merely by the social factors, the natural facts might be meaningful by themselves as well.Bilimin ve bilimsel bilginin doğasını açıklamak için farklı pek çok yaklaşım geliştirilmiştir. Özellikle ondokuzuncu yüzyıldaki bazı bilimsel kuramların (evrim kuramı gibi) tercihinde toplumsal etmenlerin rolünün gözlemlenmesi, bilimsel bilginin toplumbilimsel bir araştırma konusu olduğu kanısını yaygınlaştırmıştır. Bu süreçte ortaya konan açıklama ve gerekçelendirme modellerinden biri de “Strong Programme” (Güçlü Program) olarak anılandır. “Strong Programme” ın temel savı, bilimsel kuramların tercihinde sanıldığı gibi ussal ve evrensel ölçütlerin değil, toplumsal etmenlerin belirleyici olduğu yönündeydi. Dolayısıyla bu görüşü savunanlar, bilim ve bilimsel yöntem için ortaya konan tüm ussalcı çözümlemeleri reddettiler. Bu çalışmada, “Strong Programme”ın ileri sürdüğü savların haklılığı ve sanıldığı gibi usçu bir yaklaşım olmaksızın bilimin gerçek doğasını anlamanın olanaklı olup olmadığı soruşturulmaktadır. Bilimin içeriğinin bütünüyle ve sadece toplumsal etmenlerce belirlenemeyeceği, doğa olaylarının da kendi başlarına anlamlı olabileceği ileri sürülmektedir.