Displaying: 41-60 of 845 documents

0.113 sec

41. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Serdar Tekin How Could Aristotle Defend The Self-sufficiency Of Political Life While Claiming The Superiority Of Contemplative Life?
abstract | view |  rights & permissions
In Nicomachean Ethics X.7, Aristotle argues that perfect happiness consists in contemplation alone. The question that I want to take up in this essay is whether the superiority of contemplative life fits with Aristotle’s argument for the self-sufficiency of the political life, according to which politics can lead us to happiness without being guided by philosophical knowledge of the highest sort. My basic argument is that, paradoxical as it may seem, Aristotle is led to acknowledge that contemplative life is superior to political life by the same strand of argumentation which makes him plea for the self-sufficiency of the political life in the first place. In order to show how this argument unfolds, I take my point of departure from Aristotle’s analysis of phronēsis as stated in Nicomachean Ethics VI and bring it to bear on his discussion of the respective virtues of the contemplative and political ways of life in Politics VII.
42. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Erhan Demircioğlu On the Differentia of Epistemic Justification
abstract | view |  rights & permissions
How are we to distinguish epistemic justification for believing a proposition from other sorts of justification one might have for believing it? According to what I call the received view about the differentia of epistemic justification, epistemic justification is intimately connected to “the cognitive goal of arriving at truth” in a specific way no other sorts of justification can possibly be. However, I will argue that the received view is mistaken by showing that there are cases in which pragmatic justification for believing a proposition is related to the cognitive goal of arriving at truth in a way epistemic justification is supposed to be. The paper will close with a brief assessment of two possible rejoinders the received view might make to my objection.Epistemik gerekçelendirmeyi diğer tür gerekçelendirmelerden nasıl ayırmalıyız? Hâkim görüş diyebileceğimiz bir fikre göre, epistemik gerekçelendirme “doğruya varma” diyebileceğimiz bilişsel hedefe diğer tür gerekçelendirmelerin olamayacağı şekilde yakın bir biçimde irtibatlıdır. Bu yazıda, hâkim görüşün yanlış olduğunu iddia edeceğim. Bu iddiam, bazı olası durumlarda pragmatik gerekçelendirmenin de doğruya varma hedefiyle olan irtibatının epistemik gerekçelendirmenin o hedefle kurduğu iddia edilen irtibatın aynısı olduğunu gösteren bir düşünce deneyine dayanıyor. Yazı, hâkim görüşün sunduğum itiraza karşı geliştirebileceği iki yanıtın kısa bir değerlendirmesi ile sonlanıyor.
43. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Sena Işikgil An Analysis on McGinn’s Mysterianism: Reply to Erhan Demircioglu
abstract | view |  rights & permissions
This paper discusses Erhan Demicioglu’s approach to McGinn’s mysterianism. Demircioglu argues that the reasons why McGinn considers his cognitive closure idea to be true with respect to the solution of the mind-brain problem are not compatible with his claim about the existence of a naturalist solution to the mind-brain problem. However, I consider such a criticism to be the result of missing some important details in McGinn’s thesis on cognitive closure. In this study by analysing McGinn’s mysterianism I show that no contradiction exists between the reasons why McGinn presented his cognitive closure thesis and the existence of a naturalist solution to the mind-body problem.Bu makale Erhan Demircioğlu’nun McGinn’in gizemcilik görüşüne yaklaşımını tartışmaktadır. Demircioğlu’nun iddiası şudur ki; McGinn’in beden-zihin probleminin çözümüne ilişkin olan bilişsel kapalılık görüşünün doğruluğunu göstermek için öne sürdüğü gerekçeler, beden-zihin probleminin doğalcı bir çözümü olduğuna ilişkin görüşü ile çelişik durumdadır. Fakat ben bu gibi bir eleştirinin McGinn’in bilişsel kapalılık tezinde ortaya koyduğu bazı önemli detayların gözden kaçırılmasının bir sonucu olduğunu düşünmekteyim. Bu makalede McGinn’in gizemciliğini analiz ederek göstereceğim şey şudur ki; McGinn’in bilişsel kapalılık tezi için sunduğu nedenler ile beden-zihin probleminin doğalcı çözümünün varlığı arasında herhangi bir çelişki yoktur.
44. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Aret Karademir Liberal Çokkültürcülük: (Çok)Ulusalcı Liberalizm ve Azınlık-içindeki-Azınlıklar Sorunsalı
abstract | view |  rights & permissions
Özet: 20. yüzyılın son çeyreğinde, çıkış noktasını mensubu olduğu kültüre, ulusa veya devlete karşı korunması için bireysel haklarla donatılmış ve içerisinde yetiştiği kültürü rasyonel yetileri ile değerlendirip terk edebilme gücüne sahip “birey” anlayışında bulan “bireyci” liberalizmin içerisinden, bireylerin “kültürel” varlıklar olduklarını, bireysel özgürlüğün “kültürlerin korunması” olmaksızın icra edilemeyeceğini, bunun için de “kültürel azınlık hakları”nın liberalizmin olmazsa olmazı olduğunu savunan “liberal çokkültürcülük” doğmuştur. Bu yazıda, liberal çokkültürcülüğün en önemli versiyonlarından biri olan “(çok)ulusalcı liberalizm” incelenecek ve onun kadınlardan, LGBTİ bireylerinden ve dini veya mezhepsel muhaliflerden oluşan “azınlık-içindeki-azınlık” gruplarının ortaya çıkardığı çoğulculuğu kapsayacak teorik araçlar geliştiremediği; bu yüzden de yeterince çoğulcu olmadığı iddia edilecektir.In the last quarter of the 20th century, liberal multiculturalism was born out of individualistic liberalism. Whereas the latter takes as its starting point the individual, who is supposed to be protected against the intrusions of his/her culture, nation, or state via individual rights, and who is capable of leaving the cultural heritage s/he was raised into; the former takes human beings as cultural entities, and defends that individual freedom cannot be performed without the protection of culture and that cultural minority rights are the sine qua non for liberalism. In this essay, I will examine one of the most important versions of liberal multiculturalism, namely (multi)national liberalism, and argue that it is not pluralistic enough due to the fact that it has not created the necessary tools to accommodate the sort of pluralism that is formed out of minorities-within-minorities.
45. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Ezgi Polat, Zehragül Aşkin Ölüm Kavramının Heidegger ve Sartre Felsefesindeki Yeri
abstract | view |  rights & permissions
Ölüm kavramı, felsefe tarihinin temel sorunsal kavramlarından biri olarak karşımıza çıkmakla birlikte ontolojik ve varoluşsal içerimine Heidegger ve Sartre’da ulaşmıştır. Heidegger, ölüm fenomenini Dasein’ın varoluşunu belirleyen ve yaşama anlam veren bir olanak olarak konumlandırmıştır. Sartre’da ise söz konusu kavram, Heidegger’den farklı olarak yaşamı değerden düşüren, insanda bulantı ve kaygı uyandıran absürt bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.The concept of death, although appears as one of the fundemental problematic concepts of the history of philosophy, attained its ontological and existential content in Heidegger and Sartre. Heidegger positioned the phenomenon of death as a possibility that determines the existence of Dasein, and gives meaning to life. Unlike in Heidegger, in Sartre we confront with the concept at stake, as an absurd fact which evokes nausea and anxiety in the human being.
46. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Hasan Bahadır Türk Potansiyeli Tahayyül Etmek: Agamben’in Bartleby'si
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalenin amacı Giorgio Agamben’in, Herman Melville tarafından yazılmış bir metin olan, Bartleby okumasını tartışmaktır. Bunu yaparken, Aristoteles’in potansiyel kavramına dair tartışması teorik kalkış noktası olacaktır. Bu eksenden hareketle makale Agamben’in Aristoteles’in potansiyel kavramına yaklaşımını nasıl açıkladığına ışık tutmaya çalışacaktır. Makalenin ana argümanı; Agamben’in Bartleby’sinin, Aristoteles’in edimselin potansiyele olan önceliğine vurgu yapan perspektifini ters yüz ettiğidir.The aim of this article is to discuss Giorgio Agamben’s reading of Bartleby, a text written by Herman Melville. In so doing, Aristotle’s debate concerning the concept of potentiality will be a theoretical point of departure. Moving from this axis, the article will attempt to shed light upon how Agamben explicates Aristotelian approach to the concept of potentiality. The major argument of the article is that Agamben’s Bartleby inverts Aristotle’s perspective that puts an emphasis on the priority of actuality over potentiality.
47. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Aydan Turanli Martin Heidegger on Technology: A Response to Essentialist Charge
abstract | view |  rights & permissions
Martin Heidegger is one of the major philosophers influencing discussions of the condition of technology in the modern era especially with his very much debated article, “The Question Concerning Technology.” However, his views of technology are variously interpreted. Andrew Feenberg and Don Ihde accuse Martin Heidegger of being “essentialist.” Feenberg also implies that Heidegger is a technological determinist and a strong pessimist. On the other hand, Iain Thomson asserts that Heidegger’s view of technology is not essentialist in the traditional sense. David Edward Tabachnick also underlines that essentialism in Heidegger does not necessarily include determinism. In this article, I defend Heidegger against Feenberg’s essentialist charge. First, I summarize Feenberg’s interpretation of Heidegger. Secondly, I criticize Feenberg to show that his accusations against Heidegger are unjustified.Martin Heidegger, özellikle çok tartışılan “Teknolojiye İlişkin bir Soru” makalesiyle modern dönemde teknolojinin durumuyla ilgili tartışmaları etkileyen en önemli filozoflardan biridir. Ancak, onun teknoloji görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Andrew Feenberg ve Don Ihde, Heidegger’i, özcü olmakla suçlarlar. Feenberg, ayrıca da Heidegger’in teknolojik determinist ve güçlü anlamda pesimist olduğunu ima eder. Diğer yandan, Iain Thomson, Heidegger’in teknoloji görüşünün geleneksel anlamda özcü olmadığını iddia eder. David Edward Tabachnick’de, Heidegger’de özcülüğün, determinizmi içermediğinin altını çizer. Bu makalede, Feenberg’in özcü suçlamasına karşı Heidegger’i savunacağım. İlk olarak, Feenberg’in Heidegger yorumunu özetleyeceğim. İkinci olarak, Heidegger’e karşı suçlamalarının temelsiz olduğunu göstermek için Feenberg’i eleştireceğim.
48. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Çetin Balanuye Education of Emotions as a Possibility of Handling Value Conflicts
abstract | view |  rights & permissions
It is widely accepted that one of the most crucial issues in philosophy of education is related to the concept of value. The contemporary debates on the concept of value and the power of education to deal with value conflicts revolve around two basic questions. First: How can I live personally flourishing life with a responsibility for the universe in general and others in particular? Second: In what ways can education help us find a common ground between living well and being morally good? It is argued in this piece of work that education of emotions can be reconsidered as a promising remedy for this dilemma. A Deweyian account of desirable habit formation is elaborated, endorsed and defended, yet possible objections to the account is taken into consideration.Eğitim felsefesinin en merkezi sorunlarından birinin değer kavramıyla ilişkili olduğu büyük ölçüde kabul görür. Hem değer kavramı, hem de eğitimin değer çatışmalarının çözümünde ne ölçüde etkili olabileceğine ilişkin çağdaş tartışmaların iki temel soru çevresinde dolaştığı görülmektedir. Birincisi: Genel olarak evrensel çevre ve özellikle de insani çevreye karşı sorumlu, ama aynı zamanda kişisel açıdan mutlu bir yaşam sürmek nasıl olanaklı olur? İkincisi. Bu çerçevede, eğitim, iyi yaşamak ile iyi biri olmak arasında bir uzlaşım geliştirmemize hangi biçimlerde yardımcı olabilir? Bu çalışmada duyguların eğitimi olarak özetlenen yaklaşımın sözü edilen sorunsalı aşmak açısından ümit verici olduğu savunulacaktır. Bu amaçla, Deweyci bir ‘yeğlenebilir alışkanlık biçimlendirme’ yaklaşımının ayrıntılandırılması ve savunusu yapılmakta, ayrıca bu yaklaşıma yöneltilebilecek itirazlar da gözden geçirilmektedir.
49. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Mehmet Hilmi Demir Stalnaker’s Hypothesis: A Critical Examination of Hájek’s Counter Argument
abstract | view |  rights & permissions
According to what is known as Stalnaker’s hypothesis, the probability of a conditional statement is equal to the conditional probability of the statement’s consequent given the statement’s antecedent. Starting with David Lewis, many have attempted to show that this hypothesis cannot be true for non-trivial probability functions. These attempts, which are known as the triviality results, cannot refute the hypothesis conclusively, because the triviality results usually rest on controversial assumptions such as the closure of conditionalization. In addition to the triviality results, there is one often cited argument against Stalnaker’s hypothesis that does not seem to rest on a controversial assumption. The argument is Alan Hájek’s 1989 reductio argument, which purportedly shows that Stalnaker’s hypothesis leads to outright contradiction. In this paper, I critically evaluate Hajek’s reductio argument and show that it is not a valid argument. His argument is simply an instance of the petitio principii fallacy. On the positive side, I argue that my critical evaluation of Hajek’s argument brings us one step closer to the reconciliation of the analytical and empirical examinations of Stalnaker’s hypothesis.Literatürde Stalnaker hipotezi olarak bilinen iddiaya göre, bir şartlı önermenin olasılığı, o önermenin art bileşenin ön bileşeninine şartlı olasılığına eşittir. David Lewis’in 1976 tarihli makalesinden beri birçok felsefeci bu iddianın sadece basit ve sıradan (trivial) olasılık fonksiyonları için geçerli olduğu, diğer daha işlevli (non-trivial) olasılık fonksiyonlarına uygulanamayacağını göstermeye çalışmışlar ve bu hedef doğrultusunda birçok ispat sunmuşlardır. Ancak sıradanlık sonuçları (triviality results) olarak bilinen bu tür ispatların Stalnaker hipotezini tam olarak reddetmeye yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü bu ispatların büyük bir çoğunluğu koşullamanın kapalılığı (closure of conditionalization) gibi tartışmalı olan varsayımlara dayanmaktadır. Literatürde tartışmalı herhangi bir varsayıma dayalı olmadığı iddia edilen ve sıklıkla gönderme yapılan bir başka argüman daha mevcuttur. Alan Hájek’in 1989 tarihli makalesinde olmayana ergi metodu ile geliştirdiği bu argüman, herhangi tartışmalı bir varsayıma dayanmadan, Stalnaker hipotezinin doğrudan çelişkiye neden olduğunu göstermektedir. Bu makalede Hájek’in argümanının geçerliliği detaylı olarak incelenmekte ve sonuçta söz konusu argümanın petitio principii çıkarsama hatasını barındırdığı ve bu sebeple de geçerli olmadığı tespit edilmektedir. Pozitif katkı olarak ise bu varılan tespitin Stalnaker hipotezinin analitik ve ampirik değerlendirmeleri arasında var olan uyuşmazlığın giderilmesinde bir adım daha ileri gitmemizi sağladığı iddia edilmektidir.
50. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Funda Neslioğlu Serin “The Strong Programme” and the Rationality Debate
abstract | view |  rights & permissions
Various approaches have been made for understanding the nature of science and scientific knowledge. The social factors that played some role during the choice of scientific theories (like the theory of evolution) in the nineteenth century popularised the opinion that the scientific knowledge is the subject of a sociological research. During the ongoing discussions, one of the explanation or the justification models that was proposed is known as “the Strong Programme.” The main claim of “the Strong Programme” is that the social factors have a determining role for the choice of scientific theories, rather than the rational and universal criteria one may expect. Hence, those who were behind this view rejected all of the rational analyses made for the sciences and the scientific methods. In this paper, we try to investigate the validity of the claims of “the Strong Programme,” and to clarify whether it is possible to understand the real nature of science without any rational approach. It is argued that it would be insufficient to determine the content of the science merely by the social factors, the natural facts might be meaningful by themselves as well.Bilimin ve bilimsel bilginin doğasını açıklamak için farklı pek çok yaklaşım geliştirilmiştir. Özellikle ondokuzuncu yüzyıldaki bazı bilimsel kuramların (evrim kuramı gibi) tercihinde toplumsal etmenlerin rolünün gözlemlenmesi, bilimsel bilginin toplumbilimsel bir araştırma konusu olduğu kanısını yaygınlaştırmıştır. Bu süreçte ortaya konan açıklama ve gerekçelendirme modellerinden biri de “Strong Programme” (Güçlü Program) olarak anılandır. “Strong Programme” ın temel savı, bilimsel kuramların tercihinde sanıldığı gibi ussal ve evrensel ölçütlerin değil, toplumsal etmenlerin belirleyici olduğu yönündeydi. Dolayısıyla bu görüşü savunanlar, bilim ve bilimsel yöntem için ortaya konan tüm ussalcı çözümlemeleri reddettiler. Bu çalışmada, “Strong Programme”ın ileri sürdüğü savların haklılığı ve sanıldığı gibi usçu bir yaklaşım olmaksızın bilimin gerçek doğasını anlamanın olanaklı olup olmadığı soruşturulmaktadır. Bilimin içeriğinin bütünüyle ve sadece toplumsal etmenlerce belirlenemeyeceği, doğa olaylarının da kendi başlarına anlamlı olabileceği ileri sürülmektedir.
51. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Derviş Atahan, Zehragül Aşkin Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı İlişkisi
abstract | view |  rights & permissions
Gizlenmemişlik üzerine ontolojik ve epistemolojik bir farkındalığa karşılık gelen aletheia, Platon ve Heidegger›in düşünce dizgesinde temel bir konuma sahiptir. Her iki düşünür de kavramın yalnızca kökenine ve olanağına ilişkin bir inceleme yapmakla kalmamış aynı zamanda kavramın sanat yapıtı ile olan ilişkisinde açığa çıkan varoluş biçimlerinin kökensel değerine ilişkin bir sorgulama gerçekleştirmişlerdir. Biliş ve varoluş arasındaki ilinti, kendisinden hakikatin bilinebileceği varoluş biçimleri zemininde değerlendirildiğinde Platon için insanın akıl ve beden kapasitesinin kendi ontik ve epistemolojik varlığıyla doğrudan ilişkilendirildiği hiyerarşik bir onto-pistemolojik kavrayışa; Heidegger için ise ontik olanın, yalnızca ontik olan olması yeterliliğinde bilmeye kapı araladığı ve bu sayede de sanat yapıtı varoluşu dahil her bir varoluşun bilme edimiyle ilişkilendirilebildiği bir kavrayışa çıkmaktadır.The concept of Aletheia which corresponds to an epistemological and ontological awareness over about the disclosedness, occupies fundemental places in the thought-systems of both Heidegger and Plato. Either of the philosophers have not only made an examination on the origin and the possibility of this concept; but they have also made an inquiry on the original value of its existence-forms, which are revealed in the relationship of the concept with the work of art. The relation between cognition and existence is a hierarchical onto-epistemological conception of Plato, where the human mind and body capacity is directly related to its ontic and epistemological existence when evaluated in the context of the forms of existence that it can know the truth from; for Heidegger, the ontic opens a door to knowing that because it merely an ontic is, and in this way comes an understanding that every existence, including the existence of the artwork, can be associated with the act of knowing.
52. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Pınar Türkmen Birlik John Locke’ta Sözcüklerin Kurulumundan Toplumun Kurulumuna Uzlaşım Unsurunun Rolü
abstract | view |  rights & permissions
Locke’un dile ilişkin düşüncelerinin en ayırt edici yönü uzlaşımsallıktır. Locke’un dil anlayışında sözcükler ile ideler arasındaki bağlantının bir parçası olarak ortaya çıkan uzlaşımsallık unsuru, Locke’un sağın bilgiye erişmedeki amacında ilk elde her ne kadar dildeki bir yetersizlik olarak ortaya konmuş da olsa, gerek yine de bu imkana yaklaşmayı sağlayacak tek unsur olarak düşünülmesi, gerekse de iletişimin imkanını sağlamasıyla ön plana çıkmaktadır. Öyle ki, Locke’ta hakikat olsun, bilgi olsun, anlam olsun gerçek varoluşun bir iz düşümünü veren gösterilenlerde bulunduğu kadar, iletişimin birliğinde ve temelde de bu birliği kuran uzlaşımsallığın kendisinde bulunmaktadır. Dilin bu uzlaşımsal karakteri hiç şüphe yok ki, bizi dilin toplumsal yönünü ele almaya iten en önemli unsurdur da. Dolayısıyla onun dil anlayışındaki uzlaşım unsuruna ayrıca toplumla ilgili düşüncelerini de gözetecek bütünleyici bir bakış açısıyla da bakmak gerekir. Öte yandan dilin hem dünyayı, hem de içinde yaşadığımız toplumu kavrama ve tasarlama şekli ile yakından ilişkili olduğu da gözetildiğinde, Locke’un dili uzlaşım temelinde düzenleyerek sözcüklerin yanlış ve yanıltıcı soyut genelliğinden kurtulup ‘sağın bilgiye’ ulaşmak suretiyle ideal bir topluma ulaşmak istediği de varsayılabilir. Bu bakımdan çalışmamız bütünleyici bir bakış açısıyla, Locke’un hem sözcüklerin kurulumunda, hem de dil dolayımıyla toplumun kurulumunda “uzlaşım” unsuruna yüklemiş olduğu rolü ve sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.The most distinguishing aspect of Locke’s thoughts pertaining to language is conventionalism. In Locke’s understanding of language, the factor of conventionalism emerging as a part of connection between words and ideas comes into prominence both through its being considered as the only element to ensure approaching this possibility and through its providing the possibility of communication although it has been presented as an insufficiency in language at once in his aim to obtain exact knowledge. So much so that, in Locke be it truth, be it knowledge or be it meaning, these exist in the unity of communication and in the conventionalism itself that essentially establish this unity as well as that they exist in those demonstrated which provide the projection of actual existence. This conventional characteristic of language, for sure, in the most significant element that leads us to deal with the social aspect of language. Thus, it is necessary to analyze the factor of conventionalism in his understanding of language from an integrative perspective that will take into account his thoughts regarding the society as well. On the other hand, when it is considered that language is closely related to both the world and the way it conceives and designs the society in which we live, it can be assumed that Locke, by organizing the language on the basis of conventionalism, wanted to reach an ideal society through getting rid of the words’ erroneous and deceptive abstract generality and obtaining exact knowledge. From this point of view, our study aims to reveal with an integrative perspective the role which Locke assigned to the factor of “conventionalism” both in organization of the words and in organization of the society thanks to mediation.
53. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Emrah Konuralp Attempts on Non-Reductionist Marxist Theory of the State: A Stimulating Rehearsal or a Coherent Approach?
abstract | view |  rights & permissions
As an oversimplification of economic reductionism, the base/superstructure metaphor is over identified with Marxist theory of the state, and the state has been considered to be corresponding to the latter. This over identification was seen inconvenient by some Marxist theoreticians who have been looking forward to analyse the state through a non-reductionist perspective. In this article, those attempts are compared and contrasted by dividing them into two categories and by using open Marxism as the banner of a distinctive group among non-reductionists. The main theme of this article is to clarify major theses of non-reductionists and to address to the apparent tensions within themselves. Despite their points of differentiations, they share a commonality in their hostility towards ‘traditional historical materialism’ and even towards structural Marxism. The positions mentioned in this article may not be considered as a coherent and consistent non-reductionist theory of the state due to their variations within themselves; however, at least they are successful as contemporary ‘attempts’ of non-reductionist Marxist theory of the state that would pave ground to a more consistent theory. In this article, they are considered to be stimulating as they ground their unease with reductionism on appealing issues.Ekonomik indirgemeciliğin bir yalınlaştırması olan altyapı/üstyapı metaforu Marksist devlet kuramıyla aşırı özdeşleştirilmektedir ve bu bağlamda devletin üstyapıya denk düştüğü düşünülmektedir. Bu aşırı özdeşleştirme, devleti indirgemeci olmayan bir bakış açısıyla çözümlemeye çaba gösteren bazı Marksist kuramcılar tarafından uygunsuz bulunmuştur. Bu makalede, bu çabalar sınıflara ayrılarak karşılaştırılmıştır ve açık Marksizm, indirgemeci olmayan yaklaşımlar içinde farklı bir grubun etiketi olarak kullanılmıştır. Bu makalenin ana teması, indirgemeci olmayan yaklaşımların temel tezlerini ortaya koymak ve bunlar arasındaki görünür gerilimlere dikkat çekmektir. Farklılaştıkları noktalar olmasına karşın ‘geleneksel tarihsel maddecilik’ ve yapısalcı Marksizme karşı tutumları ortaktır. Bu makalede ele alınan yaklaşımlar kendi aralarındaki çeşitliliklerden ötürü açık ve tutarlı bir indirgemeci olmayan devlet kuramı olarak değerlendirilmeyebilir; ancak, bunlar en azından daha tutarlı bir indirgemeci olmayan çağdaş Marksist devlet kuramına doğru evrilecek başarılı ‘çabalar’dır. Bu makalede, bu çabalar sorunları ele almada indirgemeciliğe karşı tedirginliklerini temellendirdikleri ölçüde ufuk açıcı görülmektedir.
54. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Tevfik Uyar A Secondary Tool for Demarcation Problem: Logical Fallacies
abstract | view |  rights & permissions
According to Thagard, the behavior of practitioners of a field may also be used for demarcation between science and pseudoscience due to its social dimension in addition to the epistemic one. I defended the tendency of pseudoscientists to commit fallacies, and the number of fallacies they commit can be a secondary tool for demarcation problem and this tool is consistent with Thagardian approach. In this paper, I selected the astrology as the case and I revealed nine types of logical fallacies frequently committed by astrologers while introducing their field and/or defending their claims against the scientific inquiries and refutation efforts. I also argued that recognizing these fallacies may help the audience to demarcate between the scientific and the pseudoscientific arguments.Thagard’a göre sözdebilimlerin epistemolojik boyutunun yanı sıra sosyal boyutu da bulunmaktadır ve bilim ve sözdebilim ayrım probleminde bir alanın uygulayıcılarının davranışları da bir araç olarak kullanılabilir. Bu makalede sözdebilimcilerin mantıksal safsata kullanmaya olan eğilimleri ve safsataya başvurma sıklıklarının bilim-sözdebilim ayrımında kullanılabilecek ikincil bir araç olduğu savunulmaktadır. Örnek olarak astroloji sözdebilimi seçilmiş ve astrologların alanlarını tanıtırken ya da savunurken sıklıkla başvurdukları dokuz mantıksal safsataya yer verilmiştir. Ayrıca bu safsataları tanımanın bilimsel ve sözdebilimsel argümanları ayırt edebilmede yardımcı olacağı ileri sürülmüştür.
55. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ahmet Umut Hacifevzioğlu Padovalı Marsilius’da İktidarın Dünyeviliği
abstract | view |  rights & permissions
Asıl ereği devleti laik temeller üzerine kurmak olan Marsilius’un modern, hatta devrimci olan yanı da budur. Reformcular üzerine büyük etkisi olan Marsilius’un reformculardan ayrıldığı en önemli çizgisi laik bir düşünür olmasıdır. Siyasal düşüncesi ve anlayışı bakımından Aristotelesçi olan Marsilius’un ideali, ortaçağın teokratik toplum yapısı yerine laik bir toplum düzeni kurmaktır. Marsilius’a göre laik bir toplum dünyevi erekler üzerine kuruludur; böyle bir toplum iyi yaşam ereğini öbür dünyada değil, bu dünyada gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Tam da bu nedenle, bir siyasal toplumda dini kurallar ve dogmalara yer yoktur. Dini öğreti yalnızca ruhun esenliğini ilgilendirdiğine göre, bu hakikatlerden sapanlar ancak öbür dünyada bunun cezasını görebilirler.The real goal of Marsilius is to establish the state on secular bases rather than all the old worldly powers alone. This is the modern, even revolutionary side of Marsilius. Marsilius, who had a great influence on reformers, was a secular thinker and by being a secular thinker, he was different from other reformers. The ideal of Marsilius, the Aristotelian in political thought and understanding, is to establish a secular society structure instead of the theocratic society structure in the middle ages. According to Marsilius, a secular society is based on earthly goals; such a society should try to achieve good living conditions in this world, not in the other world. That is precisely why there is no religious rule and dogma in a political society. Since religious truths are concerned only with spiritual well-being, those who deviate from these truths can only be punished in the other world.
56. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ömer Faik Anli Bilim, Sosyal Bilim ve Coğrafya: Bilgi-kuramsal Bir Yeniden Ziyaret
abstract | view |  rights & permissions
Bu çalışmanın temel tezi, coğrafya disiplininin tarihi ve felsefesinin makro-epistemolojik tartışmaların görünür örneği konumunda olduğudur. Bu makalede, coğrafyanın tarihinin ve felsefesinin “İki Kültür” tartışmasına yeni bir açılım sağlama olanağı taşıdığı savunulmaktadır. Coğrafyada “İki Kültür” hakkında bir kavram-yorulması olmadığından bu disiplin yeni yaklaşımların tartışılması için diğerlerinden daha uygundur. Bununla birlikte, çok-paradigmalı bir disiplin olarak coğrafyanın bilim adını ne ölçüde koruyabileceği belirlenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca coğrafyada bir model olarak açığa çıkan çok-paradigmalı sosyal bilimin yeni bir bilim tanımı sunup sunamayacağı tartışmaya açılmaktadır. 20. yüzyılın son otuz yılında bilim felsefesi ve tarihinde (ve bunlara eklemlenen bilim sosyolojisinde) varolan “İki Kültür” ayrımına karşı çıkan çalışmalar kendilerine geniş bir alan açmışlardır. Bu bağlamda coğrafya disiplininde epistemolojik tutumların gelişimiyle makro-epistemolojik tartışmalar paralel birer iz olarak incelenmektedir. Ulaşılan sonuç, bilim incelemelerinin empirik alanı olarak coğrafya disiplininin çok-paradigmalı bilim modellemesi için tam uygunluk taşıdığı yönündedir.The main thesis of this study is that the history and philosophy of geography is visible example of the macro-epistemological debates. In this article, it is advocated that the history and the philosophy of geography has a potentiality of providing a new approach to the debate of Two Cultures. In geography, there is not any concept-fatigue about ‘Two Cultures’ and because of this situation the discipline of geography is more suitable than the other disciplines for discussing new approaches. On the other hand, it is investigated that in what extent the geography may retain the name of science as a multi-paradigm discipline. And also it is opened to debate that the multi-paradigm social science which emerged as a new model from the geography whether can be offer a new science definition. Of the 20th century’s last thirty years, the studies which were in oppositon to existing Two Cultures distinctions have found a large field for themselves in the philosophy and history of science (and the sociology of science which appendant to them). In this context, the development of the geography, discipline’s epistemological attitudes and macro-epistemological debates are investigated as parallel traces. The conclusion of the paper is that the discipline of geography as an empirical field of science studies is fully compatible with multi-paradigm science model.
57. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Elif Çetinkiran Balci Hartmann’da Değer ve Değerlendirme Problemi
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalede Nicolai Hartmann’ın “değer” ve “değerler” görüşü ele alınacak, değer felsefesine katkıları ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Değer kavramı, felsefe tarihinde oldukça tartışmalı bir kavramdır. Kimi düşünürler değerler alanını bilinemez, karanlık bir uçurum olarak nitelendirirken, kimileri ise değer kavramının önemine dikkat çekmekle birlikte içini farklı şekillerde doldurmuşlardır. Felsefe tarihine kısa bir bakış, bu konu üzerinde henüz anlaşılmış bir görüş birliğinin bulunmadığını göstermeye yeter. Hartmann, değer felsefesinin henüz emekleme çağında, değerlerle ilgili önemli fikirleriyle bu alana büyük katkılar sunmuştur. Bu makalede, Hartmann’ın değer felsefesinin içeriği ve önemine dikkat çekerek doğru değerlendirme yapmanın imkânı ortaya koyulacaktır.This article aims to investigate Nicolai Hartmann’s view of “value” and “values”, reveal his contributions to value philosophy. The notion of “value” is quite controversial in the history of philosophy. While some thinkers evaluate the notion of values as an unknowable, dark cilff; others point out the importance of the notion of values and describe it in different ways. A quick glimpse at the history of philosophy would be enough to see the lack of consensus regarding this topic. Hartmann contributed greetly to the philosophy of values with his crucial ideas. This article presents the content and importance of Hartmann’s philosophy of values and demonstrates the chance of making true evaluations.
58. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Esra Çağri Mutlu Sokrates’in Öğretmeni Diotima
abstract | view |  rights & permissions
Diotima, Platon’un Symposium diyalogunda karşımıza çıkan ve Sokrates’e erosun gizemlerini öğretmeyi vadeden bir öğretmendir. Fakat öğretisinden önce en çok tartışılan nokta onun bir kadın olmasıdır. Çünkü diyalogun yazıldığı dönemde hakim olan erkek egemen kültürde var olan bir kadındır; üstelik de yedi bilgeden biri sayılan Sokrates’e bir şeyler öğreteceğini iddia etmektedir. Yorumcular da bu iddiadan hareketle Diotima’ya dair farklı okumalar yaparlar. Kimisi onun kurgusal olduğunu, kimisi gerçek bir kadın olarak Platon’un felsefesindeki değişmeyi simgelediğini, bir kısmı ise Diotima’nın bir kadını simgelemekten ziyade Sokrates’in alter-egosu olduğunu ve aslında Sokrates’in onun ağzından söylemek istediklerini söylediğini belirtir. Makalede tüm bu farklı okumalar dikkate alınarak, cinsiyeti ve öğretisi ayrıntılarıyla analiz edilmeye çalışılacaktır.In Plato’s Symposium, Diotima promises to teach Socrates the mysteries of eros. However, the most controversial point superseding her teachings is the fact that she is a woman. For the period when the dialogue was written, she was a female within a male-dominated environment; furthermore, she was claimed to teach something to Socrates, who was considered one of the seven sages. Thus, based on this claim, the commentators interpret Diotima in different ways. Some say that she is a fiction, some say that as a real woman she symbolizes the change in the philosophy of Plato, and some say that Diotima is rather an alter-ego of Socrates and that it is Socrates himself who speaks through her. Taking all these different interpretations into consideration, this paper will attempt to analyze in detail the gender and the teachings of Diotima.
59. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
S. Atakan Altinörs Dil Felsefesindeki Klasik Anlayışa Karşı Saussure’ün Örtük İtirazları
abstract | view |  rights & permissions
Ferdinand de Saussure yepyeni bir dil kavrayışı ışığında, yirminci asrın başlangıcında lengüistiği müstakil bir bilim olarak kurmuştur. Makalemizde gerekçelendirmeye çalıştığımız temel iddiamız, lengüistiği kurarken Saussure’ün bir yandan da dil felsefesindeki klasik anlayışla örtük bir hesaplaşma içinde olduğudur. Böylece, Saussure’ün açıkça ifade etmeden hesaplaştığı anlayışı ve hangi filozoflardan kaynaklandığını gün ışığına çıkarmayı denedik. Bu çerçevede, Saussure’ün derslerinde ve yazılarında, dil felsefesindeki klasik anlayışa esasen şu üç büyük itirazda bulunduğunu tespit ettik: 1) Dilsel işaret/gösterge işaret edene/gösterene indirgenemez: Hem dilsel işaret, işaret edenden ibaret değildir, hem de işaret eden kelime ile aynı şey değildir. 2) Dil öncesi idealar varsayımı geçersizdir. 3) “Anlam taşıma/anlamlılık”, bir “yerini tutma” olgusu değildir. Onun, sıraladığımız bu itirazlarını, felsefe tarihindeki adını anmadığı muhataplarının görüşleriyle ilişkilendirerek inceledik.Ferdinand de Saussure established linguistics as an independent science in the light of a brand new conception of language in early twentieth century. Our basic claim, which we try to justify in our paper, is that Saussure, while establishing linguistics, was implicitly defying the classical approach in philosophy of language. Thus, we tried to bring to light the approach that Saussure tacitly withstands and the philosophers from which such approach arose from. Consequently, we identified that Saussure put forward the following three major objections against classical approach of philosophy of language in his lessons and writings: 1) A linguistic sign cannot be reduced to a signifier, seeing not only that a linguistic sign does not only consist of a signifier, but also that a signifier is not identical to a word. 2) The assumption of pre-language ideas is invalid. 3) “Signification” is not a “substitution” phenomenon. We checked out these objections in relation to the views of his counterparts in the history of philosophy, whom Saussure never named.
60. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Mehmet Hilmi Demir Counterfactuals and Context: A Response to Brogaard and Salerno
abstract | view |  rights & permissions
According to the standard interpretation, counterfactuals fail to satisfy the following inference rules: contraposition, strengthening the antecedent and hypothetical syllogism. Contrary to the standard interpretation, Brogaard and Salerno (2008) argue that counterfactuals do satisfy these inference rules when context features are kept fixed in evaluating arguments with counterfactuals. For them, the main reason behind claiming that counterfactuals fail to satisfy these inference rules is the illicit shift in context when evaluating the arguments in question. If true, Brogaard and Salerno’s claim would have a devastating effect on the counterfactuals literature because almost the entire literature is based on the assumption that counterfactuals do not satisfy those inference rules. Given its importance, Brogaard and Salerno’s claim is examined in this paper. They are right in claiming that contextual features must be kept fixed throughout the evaluation of an argument, but the rest of their claim rests on a faulty reasoning. In the paper, I show that counterfactuals do fail to satisfy contraposition, strengthening the antecedent and hypothetical syllogism even when contextual features are kept fixed throughout the evaluation of an argument in the way Brogaard and Salerno require.Karşıolgusal önermelerin Lewis tarafından geliştirilen standart yorumuna göre, normal şartlı önermeler kullanıldığında geçerli olan bazı çıkarsama kuralları karşıolgusal önermeler kullanıldığında geçersiz olmaktadır. Bu çıkarsama kurallarından öne çıkanlar şunlardır: tersevirme, önbileşen güçlendirme ve varsayımsal kıyas. Brogaard ve Salerno (2008), literatürde genel kabul gören standart yorumun aksine, bu bahsi geçen çıkarsama kurallarının karşıolgusal önermeler kullanıldığında dahi geçerli olduğunu iddia etmektedirler. Brogaard ve Salerno’ya göre bu çıkarsama kurallarının kullanıldığı argümanları değerlendirirken eğer bağlama dair özellikler sabit tutulur ise bu durum açıkça görülecektir. Yani Brogaard ve Salerno'ya göre bahsi geçen çıkarsama kurallarının karşıolgusal önermeler için geçerli olmadığının düşünülmesi, argümanların değerlendirilmesinde bağlam özelliklerinin farkında olmadan değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Brogaard ve Salerno’nun bu iddiası, eğer doğru ise, çok önemlidir. Çünkü karşıolgusal önermeler üzerine olan literatürün tümü standard yoruma ve onun doğurduğu sonuçların kabulüne dayanmaktadır. Brogaard ve Salerno’nun iddiası doğru ise bu literatürün tümü anlamsızlaşacaktır. Bu makalede Brogaard ve Salerno’nun iddiası detaylı olarak incelenmektedir. Brogaard ve Salerno’nun belirttiği gibi argümanlar değerlendirilirken bağlama dair özellikler sabit tutulmalıdır. Ancak bağlama dair özellikler sabit tutulduğunda dahi karşıolgusal önermeler bahsi geçen çıkarsama kurallarını geçersiz kılmaktadır. Yani, Brogaard ve Salerno’nun ana iddiası yanlıştır. Bu makalede bu yanlışlık gösterilmektedir.