Displaying: 21-40 of 73 documents

0.096 sec

21. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ömer Faik Anli Wallerstein’ın Tezlerine Yanıt Olarak Eleştirel Rasyonalite Temelli Sosyal Bilimler Modeli: Sosyal Bilimlerin Krizi ve Çok-Paradigmalılık Bağlamında Karl Popper
abstract | view |  rights & permissions
Wallerstein’a göre, doğa bilimleri, sosyal bilimler ve beşeri disiplinler arasındaki üçlü bölünme artık eskiden olduğu gibi kendiliğinden açık görünmemektedir. Bu duruma bağlı olarak, artık geçmişte bırakıldığı düşünülen bazı kökensel epistemolojik tartışmalar yeniden açığa çıkmaktadır. Fakat bu tartışmalar bu kez saf kuramsal ‘münazaralar’ değillerdir. Bilgi kuramcıları, epistemolojik tartışmaları çözmeye başladıklarında, kurumsal olarak da ne yapılması gerektiğine karar vermek zorundadırlar. Wallerstein için, en acil sorun sosyal bilimlerin kendi kurumsal ve örgütsel yapısına ilişkindir. Bunun da ötesinde, “disiplinler-arasılık” bu sorunun yanıtı değildir. Bu epistemolojik tartışmanın en önemli sonucu, sosyal bilimlere “çok-paradigmalılık” üzerinden yapılan çağrıdır. Bu kavram altında açığa çıkan soru, sosyal bilimlerde bilim ana fikrini kaybetmeden nasıl olup da paradigmatik çoğulluğun sağlanabileceğidir. Diğer taraftan, çok-paradigmalı bilim ancak kurumsal olduğu denli kuramsal olarak da meşrulaştırılabilirse geliştirilebilir. Pozitivist yaklaşımın sınırlılığı bu tür soruların yanıtlanabilmesi için yetersizdir. Epistemolojik post-modern kuşkuculuk ise bazen pozitivist yaklaşımların sınırları konusunda, en az kendisi kadar eleştirel olan başka perspektiflerin mahkûm edilmesine neden olan, körükörüne bir teori düşmanlığına yol açabilmektedir. Çözüm, çok-paradigmalılık kavramını aynı anda mevcut bilgi kuramları arasında ve onların ötesinde tartışmayı, diyalog ve karşılıklı değişim için yeni yollar açmayı içermektedir. Poppercı yaklaşım bu kuramlardan biridir. Bu çalışmanın amacı Wallerstein’ın sosyal bilimlerin yenilenmiş, genişletilmiş ve anlamlı bir biçimde çoğullaştırılmış bir evrenselliği araştırmak için tüm paradigmaları incelemek ve öğretmek için açık olması gerektiği düşüncesi temelinde Poppercı yaklaşımı çözümlemektir. According to Wallerstein, the tripartite division between the natural sciences, the social sciences, and the humanities is no longer as self-evident as it once seemed. Therefore, some of the original epistemological debates which is now thought to have been left in the past arise again. But this time these debates are not purely theoretical discussions. When epistemologists begin to resolve the epistemological debates, they are in need of deciding what to do organizationally. For Wallerstein, the most immediate question is related to the organizational structure of the social sciences themselves. What is more, ‘interdisciplinarity’ is not an answer to this question. The most significant consequence of this epistemological debate has been the call for social science that is based on the concept of ‘multiple-paradigm’. The question that comes to the light under this concept is how to take seriously a plurality of paradigms in social science without losing the main idea of the science. On the other hand, a multi-paradigmatic science will only thrive if it is legitimated as much it is legitimated as organizationally. The limitedness of the positivist approach is an obstacle to answering this kind of questions. As for the epistemological postmodern scepticism, it sometimes leads to an antagonism of theory which condemns the other perspectives equally critical of the limitedness of the positivist approach. The solution seems to involve arguing the concept of multiple-paradigm within the existing theories of knowledge while simultaneously establishing new avenues for dialogue and exchange between and beyond the existing theories. Popperian approach is one of these theories, and this article’s aim is to analyse it on the base of Wallerstein’s idea that the social sciences should embrace a very wide opening to research and teach on all paradigms in the search for renewed, expanded, and meaningful pluralistic universalism.
22. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Hilmi Demir What is Conditional Probability?: In Defense of Lowe’s Definition(s)
abstract | view |  rights & permissions
In the standard and traditional view, the concept of conditional probability is defined with what is known as the ratio formula: the probability of B given A is the ratio between the probability of A and B and the probability of A. It is well known that this definition does not match the conceptual and mathematical expectations that we have from conditional probability, especially for the probability values at the limits. Thus, as pointed out by several philosophers such as Popper and Hájek, it is fair to conclude that we have yet to have a satisfactory definition for the concept of conditional probability. E.J. Lowe, in a debate with Dorothy Edgington, proposed two different definitions of conditional probability, and unfortunately his definitions have gone unnoticed in the literature. In this paper, my main aim is to renew interest in Lowe’s definitions. I achieve this aim by showing that E.J. Lowe’s definitions have great potential in providing us with a satisfactory definition of conditional probability.Standard Olasılık kuramında bir olayın bir diğer olaya koşullu olasılığı rasyo formülü olarak bilinen bir formül ile tanımlanmaktadır. Bu formüle göre B olayının A olayına koşullu olasılığı (A ve B) olayının olasığının sadece A olayının olasılığına bölünmesi ile bulunan değerdir. Bu standard tanımın özellikle limitlerdeki olasılık değerleri için kavramsal ve matematiksel beklentilerimizi karşılamadığı bilinen bir durumdur. Aralarında Popper ve Hájek gibi isimlerin de bulunduğu birçok felsefecinin de belirttiği gibi, bu durumdan elimizde tatmin edici bir koşullu olasılık tanımı olmadığını çıkarsamak yanlış olmayacaktır. E.J. Lowe, Dorothy Edgington ile girdiği bir tartışma bağlamında koşullu olasılığın iki alternatif tanımını önermiştir. Ne yazık ki, literatürde bu tanımlara gereken önem verilmemiştir. Literatürdeki bu eksikliği gidermeyi hedefleyen bu makalenin genel amacı, Lowe’ün önerilerinin tatmin edici bir koşullu olasılık tanımı sunma potansiyeline sahip olduğunu göstermektir.
23. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Emrah Günok Heidegger Felsefesinde Zamansallığın Göstereni Olarak Sıkıntı Kavramı
abstract | view |  rights & permissions
Varlık ve Zaman boyunca Heidegger’in ana hedeflerinden biri de, içinde varlığın açımlandığı ufuk olan zamanın insanın özüne ait olduğunu göstermeye çalışmak olmuştur. Filozofun baş yapıtından iki yıl sonra yayınlanan Metafiziğin Temel Kavramları başlıklı metinde ise bu ana izlek, sıkıntı ve dünya kavramlarının tartışılması üzerinden devam ettirilir. Bu yazının ana temasını meydana getirecek olan derin sıkıntı mefhumu, Varlık ve Zaman’da öne çıkan kaygı fenomeninin muadili olarak tasavvur edilebilir. Özü varoluşundan ibaret varolan olarak Dasein, sabit bir ontolojik zeminden yoksun oluşuna sıkıntı duyarak yanıt verir. Nesnesinin giderek belirsizleşmesi ölçüsünde derinlik kazandığı söylenebilecek üç tip sıkıntıdan bahsedilebilir. Söz konusu sıkıntı tiplerinin incelenmesi, dünyanın Dasein’a belli bir haletiruhiye üzerinden topyekûn verililiğine atıf yapan bulunuş kavramsallaştırmasını daha iyi kavramamıza olanak sağlayacaktır. Günümüz insanın temel haletiruhiyesi ise sıkıntı karşısında duyulan sıkıntı olarak tarif edilebilir. Kendi varlığının derin hakikatini açığa vurma potansiyeli taşıyan sıkıntıyı psikolojik bir rahatsızlık derekesine indirgeyip tedavi etmeye çalışmak, insanın kendi kendisinden kaçmaya ne denli yatkın olduğunun en iyi göstergelerinden biridir.One of the main targets of Heidegger throughout Being and Time is to try to make manifest the fact that time, which is the horizon in which being reveals itself, belongs to the very essence of human beings. In Fundamental Concepts of Metaphysics, which was published in the following two years after the publication of his magnum opus, this same theme is retained by means of the examination concerning the concepts of boredom and world. The notion of deep boredom, which will be the main theme of this paper, can be thought of as the equivalent of the phenomenon of anxiety that comes forward in Being and Time. Dasein, whose essence is its existence, responds its lack of an ontological ground by means of boredom. Three types of boredom can be considered, which can hierarchicly be put in order according to their depths; which, in its turn, increases as the object becomes more and more obscure. An examination of these three provides us with a clearer understanding of the conception of attunement, which refers to the total givenness of the world to Dasein by means of a mood. The basic mood of the contemporary man can be conceived as boredom in the face of deep boredom. Relegating deep boredom, which is apt to make manifest the deep ontological truth of his being, to the level of a psychological desease , man proves himself to be the being who is prone to evade in the face of himself.
24. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Burcu Şentürk Marksist Kurama Bir Katkı: Lukacs’ın İdeoloji Kavramsallaştırması
abstract | view |  rights & permissions
Aynı zamanda bir edebiyat kuramcısı ve edebiyat eleştirmeni de olan Macar filozof Georg Lukacs, Marksist felsefe ve teorinin gelişiminde büyük etkisi olan düşünürler arasında gösterilir. Marksist sınıf teorisinin bilinç ile ilişkisi üzerine çalışan Lukacs, özellikle ideoloji kavramına getirdiği yeni bir bakış ile bu teoriye katkı yapmıştır. Bu makalenin temel amacı Georg Lukacs’ın metateorik duruşuna odaklanarak onun ideoloji kavramını çalışma biçimini anlamak ve açıklamaktır. Bu anlamda Lukacs’ın 20. yy. Marksizmindeki özel yerine ve bu felsefeye yaptığı katkılara dair sorular sorulacaktır. Bu sorular cevaplanırken ise bilinç, özne-nesne ilişkisi ve toplumsal sınıflar Lukacs’ın ideoloji teorisinin açıklamasına katkı sunan temel kavramlar olarak ele alınacaktır.A Hungarian philosopher, a literature historian and critic, Lukacs was one of the prominent philosophers influencing the direction of Marxist philosophy and theory. He contributed to this theory by studying on relation between Marxist class theory and conscious and particularly by developing the category of ideology. This main aim of this article is to understand and explore the way that the category of ideology was studied by Georgy Lukacs while focusing on his metatheoretical standpoint. In this sense, the questions on particular place of Lukacs in the Marxism of the twentieth century and his contribution to this philosophy will be asked. Conscious, subject-object relation, social classes will be taken as the key concepts contributing to exploration of Lukacs’ theory of ideology in responses to the questions.
25. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Emrah Akdeniz Heidegger’de Metafizik Eleştirisi olarak Sanat Yapıtı
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalede Heidegger’in metafizik düşünce geleneğine ilişkin eleştirisi, onun sanat yapıtı üzerine yorumları bağlamında tartışmaya açılıyor. Batı metafizik düşüncesinin varolanların Varlığını düşünülemez kılarak, Varlığın hakikatinin üzerini nasıl örttüğünün anlaşılabilmesi için Heidegger’in kadim Yunandaki sanat yapıtına döndüğünü ve batı metafizik geleneğini aşabilmek için sanat aracılığıyla bu dönemin Varlık anlayışını ortaya koyduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Böylece makale Heidegger’in sanat yapıtını otantik anlamda nasıl ele aldığını vurgulamak suretiyle Varlığın anlamının da nasıl anlaşılması gerektiğini göstermeye çalışacaktır.In this paper, Heidegger’s criticism of the tradition of metaphysical thinking is opened to discussion in the context of his interpretation of the work of art. In order to understand how Western metaphysical thought conceals the truth of Being by rendering unthinkable the Being of the beings, this paper will attempt to show that Heidegger turns to ancient Greek art and elaborates the ancient Greek understanding of Being through the art of the period in order to transcend the western metaphysical tradition. This paper will also attempt to show how the meaning of Being must be understood by emphasizing how Heidegger treats the work of art in its authentic meaning.
26. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Umut Morkoç Geç Dönem Wittgenstein Felsefesinde Gramer Kavramı ve Dilin Otonomisi
abstract | view |  rights & permissions
Wittgenstein felsefesinin merkezi temasını anlam kavramı oluşturur. Tractatus Logico-Philosophicus’ta anlamı dil dışı bir gerçeklikten hareketle tanımlayan Wittgenstein, felsefesinin geç döneminde anlamı dilin kullanımıyla tanımlar. Wittgenstein’ın, “‘anlam nedir?’ sorusunun yeryüzüne inmesi” olarak tanımladığı bu geçiş temel olarak, gramer kavramına dayanmaktadır. Dilin otonomisi, bu dönüşümün önemli bir sonucudur. Bu çalışmada, Wittgenstein’ın gramer kavramı ve bu kavramın bir sonucu olarak dilin otonomisi kavrayışı açık kılınmaya çalışılacaktır. Bunun için öncelikle gramer kavramının Wittgenstein’ın geç dönem felsefesindeki işlevi belirlenecek daha sonra buradan hareketle dilin otonomisinin ne anlama geldiği açıklanacaktır.The concept of ‘meaning’ constitutes the central theme of Wittgenstein’s philosophy. Wittgenstein, who characterizes meaning on the basis of an extra-linguistic reality in Tractatus Logico-Philosophicus, in the later period of his philosophy, characterizes meaning by use. This transition, which Wittgenstein calls “bring the question ‘what is meaning’ down to earth”, rests on his concept of grammar. Autonomy of language is an important consequence of this transition. In this paper Wittgenstein’s conception of grammar and autonomy of language which results from this conception will be explicated. To this end first the role of the concept of grammar in Wittgenstein’s philosophy will be clarified and then on the basis of this what is meant by the autonomy of language will be explained.
27. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Senem Kurtar Bilgi, Eğitim ve Sorgulamanın Açıklığında Modern Üniversiteleri (Yeniden) Düşünmek
abstract | view |  rights & permissions
Modern üniversitelerin kendi önemi ve zorunluluğunu kanıtlaması kapitalist ve pazar ekonomisi odaklı çağdaş dünyanın temel gerekirliğidir. Heidegger’in ünlü rektörlük konuşmasında açıkça öne sürdüğü bu sorun öncelikle bilgi, eğitim ve düşünme arasındaki ilişkinin ivedilikle çözümlenmesiyle ilgilidir. Böyle bir ilişki bunlardan her birini daima bir aporia olarak görünür kılar. Bu nedenle, böyle bir ilişkinin kaynağı yalnızca Batı Metafiziği olarak tanınan felsefi düşünme geleneğinde aranmalıdır. Burada temel sorun: Günümüz koşulları bakımından felsefeyi nasıl anlayabiliriz ve eğitimin önemini felsefenin sınırlarında nasıl belirleyebiliriz? Felsefe ve eğitim arasındaki ilişkiye dair köktenci bir açımlama yapabilmek ve bu ilişkiyi cesurca sorgulayabilmek adına bu soru ivedidir. Bu bağlamda baktığımızda şöyle bir gerçekle karşılaşmaktayız: Felsefi gelenek ve onun metafizik tarihi ussal ve dolayısıyla söz-phallus-merkezli bir karakter taşır. Ancak diğer yandan, bugün yapıldığı gibi felsefeyi bir dünya görüşü olarak anlamak da doğru değildir. Bu nedenledir ki hem Heidegger hem de Derrida metafiziği köktenci bir biçimde sonlandırmak, parçalara ayırmak ve dağıtarak açığa çıkarmayı vurgular. Böylelikle, bilgi, eğitim ve düşünme üçlüsünün bağı metafizik gelenekten yükselecektir. Burada en önemlisi bilginin düşünmenin yerine geçmesidir. Artık bilgi önceliklidir. Düşünme yalnızca ona hizmet eder. Bunun sonucu olarak, üniversite bugün bilgiyle tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle, sorgulama üniversiteleri terk etmiştir. Bu konuyu çözümlemek ve de açıkça ortaya koymak adına Heidegger modern üniversitelerin kendi önemi ve ontolojik zorunluluğunu kanıtlaması konusunda ısrarcıdır. Derrida ise felsefi düşünmenin ve felsefe yapma hakkının üniversitelerdeki ve genel olarak tüm diğer eğitim kurumlarındaki değerini şiddetle savunur.Self-assertion of the modern universities is the essential requirement of the capitalist and market economy based contemporary world. This problem that is claimed clearly in Heidegger’s famous rector speech is primarily concerned with analyzing urgently the relationship between knowledge, education, and thinking. Such a relationship always opens each of them as an aporia. Then the source of it should only be sought in the philosophical tradition of thinking known as Western metaphysics. Here’s the basic problem: In respect of the present conditions how can we understand philosophy and then how can we determine the importance of education in terms of philosophy? This is an urgent question for questioning courageously and making a radical explanation on the relationship between philosophy and education. We are faced with the fact that we look at in this context that the philosophical tradition and its metaphysical history has a rational and so logo-phallo-centrical character. But on the other hand, as is done today to understand philosophy as simply a worldview is not true also. That’s why, both Heidegger and Derrida stressed the need to dissolve, dissect, or disperse metaphysics radically. Therefore, knowledge, education and thinking triple bond may arise in the metaphysical tradition. It is important here that the knowledge is replaced by thinking. Now knowledge has been a priority. Thinking is only to serve it. As a result of that, today university is defined only with knowledge. In other words, questioning was abandoned the university. To ressolve and clearly reveal this issue Heidegger insists on the ontological necessity of the self-assertion of the modern universities. On the other hand, Derrida vehemently claims that the value of philosophical thinking and right to philosophy in universities and all other educational institutions in general.
28. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Özlem Derin Kırılmanın Sessizliği ve Şimdi(siz)lik
abstract | view |  rights & permissions
Metin cennetten düşme sahnelemesinden itibaren insanın başkaldırma iradesini barındırdığı meselesi ile başlamaktadır. Devamında bu durumun insana özsel olduğu ve kendisini her an gösterebildiği, hatta göstermesi gerektiği ortaya konmaktadır. Bu, tam anlamıyla kronolojik zamanı kesintiye uğratan bir yaklaşımdır ve Benjaminci anlamda Mesiyanik’tir. Bu Mesiyanik kırılma, metnin devamında Nietzsche’nin bengi dönüşü ile bağdaştırılmış, Blanchot ve Derrida’nın zamana bakışları ile işlenecektir. Son olarak zamanda kırılma yaratma durumunun aktörel bir tutum olduğundan bahsedilerek bu durum sinemadaki “kesme” süreci ile açıklanacaktır. Bu noktada amaç, insanın başkaldırma durumunun aslında onda her zaman bulunan ve aktörel bir tutumla açığa çıkması beklenen bir yapı olduğunu sunmaktır.Text is beginning with the problem of human will of rebellion, which is having from the fall from heaven on. This exactly is an approach which makes interruption on chronologic time and which is Messianic on the sense of Benjamin. This Messianic interruption, on the hereafter of text was reconciled with Nietzschean eternal return, processed with the time view of Blanchot and Derrida. Finally with mentioning of creating temporal interruption is the ethical manner, this condition will be explained with the “cutting” process on cinema. At this point, the aim is presenting of the human’s rebellion condition’s is actually always presented on him and is the structure which waiting to be come to present with ethical manner.
29. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Adnan Akan Alain Badiou: Çağdaş Zamanlarda Felsefe ve İmkânı
abstract | view |  rights & permissions
Çağdaş dönemin dikkat çekici Fransız filozoflarından olan Alain Badiou, felsefeyi ve onun temeli olan hakikat fikrini her türlü son iddiasına karşı muhafaza etmeye çalışır. Bu muhafaza, ne tutucu bir tavır ne de felsefe tarihine yönelik bir nostalji değildir. Felsefenin dört temel koşulu ve içinde bulunulan çağ dikkate alınarak gerçekleştirilen bir muhafazadır. Badiou, çağın sosyo-kültürel, ekonomi-politik sorunlarının yanı sıra felsefenin içinde bulunduğu krizle hesaplaşabilecek bir felsefi tavır sunmaya çalışır. Dolayısıyla felsefenin ne olması gerektiğinin belirlenmesi çağın çeşitli felsefi eğilimleriyle veya felsefeye dair yaklaşımlarıyla hesaplaşılmasını gerektirmiştir. Bu gereklilik Badiou’yu felsefenin tanımını, gayesini, arzusunu ve koşullarını açıklamaya taşır. Nihayetinde Badiou’da felsefe, Nietzsche, Heidegger ve Wittgenstein’ın etkisi altındaki çağdaş sofizme karşı çağdaş Platonculuk’tur.Alain Badiou who one of the remarkable French philosopher of contemporary period is tries to maintain philosophy and its basis is the idea of truth against the every claim of last. This preservation is nor a conservative attitude or not a nostalgia for the history of philosophy. It is realized by take into consideration the four basic condition of philosophy and in the current era. Badiou is trying to submit a philosophical attitude that it will be able to deal with the crisis of philosophy as well as socio-cultural, economic and political problems of era. Consequently determination of what philosophy should be is required to struggle with the philosophy trends of era and approaches to philosophy. This requirement is lead Badiou to explain to definition, purpose, conditions of philosophy and desire for philosophy. As a result the philosopy of Badiou is contemporary Platonism opposite to contemporary sofism which under the influence of Nietzsche, Heidegger and Wittgenstein.
30. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Erdinç Sayan, Tevfik Aytekin Philosophy and Cartoons: Their Relevance To Each Other
abstract | view |  rights & permissions
Our aim in this essay is to take a look at cartoons under philosophical light. What are some of the similarities between philosophy and the art of cartooning? In what ways can cartoons be helpful to philosophy? What are some of the problems cartoons pose for philosophy? Perhaps the most basic philosophical question concerning cartoons is, “What is a cartoon?”. We argue that it is not easy to pin down necessary and sufficient conditions for something being a cartoon. We defend the view that cartoons form a class whose members are interconnected with the Wittgensteinian “family resemblance” relations. We then look into the problems involved in finding a connectionist parallel-processing correlate of the Wittgensteinian notion in the context of cartoons.
31. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Serdar Tekin How Could Aristotle Defend The Self-sufficiency Of Political Life While Claiming The Superiority Of Contemplative Life?
abstract | view |  rights & permissions
In Nicomachean Ethics X.7, Aristotle argues that perfect happiness consists in contemplation alone. The question that I want to take up in this essay is whether the superiority of contemplative life fits with Aristotle’s argument for the self-sufficiency of the political life, according to which politics can lead us to happiness without being guided by philosophical knowledge of the highest sort. My basic argument is that, paradoxical as it may seem, Aristotle is led to acknowledge that contemplative life is superior to political life by the same strand of argumentation which makes him plea for the self-sufficiency of the political life in the first place. In order to show how this argument unfolds, I take my point of departure from Aristotle’s analysis of phronēsis as stated in Nicomachean Ethics VI and bring it to bear on his discussion of the respective virtues of the contemplative and political ways of life in Politics VII.
32. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Erhan Demircioğlu On the Differentia of Epistemic Justification
abstract | view |  rights & permissions
How are we to distinguish epistemic justification for believing a proposition from other sorts of justification one might have for believing it? According to what I call the received view about the differentia of epistemic justification, epistemic justification is intimately connected to “the cognitive goal of arriving at truth” in a specific way no other sorts of justification can possibly be. However, I will argue that the received view is mistaken by showing that there are cases in which pragmatic justification for believing a proposition is related to the cognitive goal of arriving at truth in a way epistemic justification is supposed to be. The paper will close with a brief assessment of two possible rejoinders the received view might make to my objection.Epistemik gerekçelendirmeyi diğer tür gerekçelendirmelerden nasıl ayırmalıyız? Hâkim görüş diyebileceğimiz bir fikre göre, epistemik gerekçelendirme “doğruya varma” diyebileceğimiz bilişsel hedefe diğer tür gerekçelendirmelerin olamayacağı şekilde yakın bir biçimde irtibatlıdır. Bu yazıda, hâkim görüşün yanlış olduğunu iddia edeceğim. Bu iddiam, bazı olası durumlarda pragmatik gerekçelendirmenin de doğruya varma hedefiyle olan irtibatının epistemik gerekçelendirmenin o hedefle kurduğu iddia edilen irtibatın aynısı olduğunu gösteren bir düşünce deneyine dayanıyor. Yazı, hâkim görüşün sunduğum itiraza karşı geliştirebileceği iki yanıtın kısa bir değerlendirmesi ile sonlanıyor.
33. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Sena Işikgil An Analysis on McGinn’s Mysterianism: Reply to Erhan Demircioglu
abstract | view |  rights & permissions
This paper discusses Erhan Demicioglu’s approach to McGinn’s mysterianism. Demircioglu argues that the reasons why McGinn considers his cognitive closure idea to be true with respect to the solution of the mind-brain problem are not compatible with his claim about the existence of a naturalist solution to the mind-brain problem. However, I consider such a criticism to be the result of missing some important details in McGinn’s thesis on cognitive closure. In this study by analysing McGinn’s mysterianism I show that no contradiction exists between the reasons why McGinn presented his cognitive closure thesis and the existence of a naturalist solution to the mind-body problem.Bu makale Erhan Demircioğlu’nun McGinn’in gizemcilik görüşüne yaklaşımını tartışmaktadır. Demircioğlu’nun iddiası şudur ki; McGinn’in beden-zihin probleminin çözümüne ilişkin olan bilişsel kapalılık görüşünün doğruluğunu göstermek için öne sürdüğü gerekçeler, beden-zihin probleminin doğalcı bir çözümü olduğuna ilişkin görüşü ile çelişik durumdadır. Fakat ben bu gibi bir eleştirinin McGinn’in bilişsel kapalılık tezinde ortaya koyduğu bazı önemli detayların gözden kaçırılmasının bir sonucu olduğunu düşünmekteyim. Bu makalede McGinn’in gizemciliğini analiz ederek göstereceğim şey şudur ki; McGinn’in bilişsel kapalılık tezi için sunduğu nedenler ile beden-zihin probleminin doğalcı çözümünün varlığı arasında herhangi bir çelişki yoktur.
34. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Aret Karademir Liberal Çokkültürcülük: (Çok)Ulusalcı Liberalizm ve Azınlık-içindeki-Azınlıklar Sorunsalı
abstract | view |  rights & permissions
Özet: 20. yüzyılın son çeyreğinde, çıkış noktasını mensubu olduğu kültüre, ulusa veya devlete karşı korunması için bireysel haklarla donatılmış ve içerisinde yetiştiği kültürü rasyonel yetileri ile değerlendirip terk edebilme gücüne sahip “birey” anlayışında bulan “bireyci” liberalizmin içerisinden, bireylerin “kültürel” varlıklar olduklarını, bireysel özgürlüğün “kültürlerin korunması” olmaksızın icra edilemeyeceğini, bunun için de “kültürel azınlık hakları”nın liberalizmin olmazsa olmazı olduğunu savunan “liberal çokkültürcülük” doğmuştur. Bu yazıda, liberal çokkültürcülüğün en önemli versiyonlarından biri olan “(çok)ulusalcı liberalizm” incelenecek ve onun kadınlardan, LGBTİ bireylerinden ve dini veya mezhepsel muhaliflerden oluşan “azınlık-içindeki-azınlık” gruplarının ortaya çıkardığı çoğulculuğu kapsayacak teorik araçlar geliştiremediği; bu yüzden de yeterince çoğulcu olmadığı iddia edilecektir.In the last quarter of the 20th century, liberal multiculturalism was born out of individualistic liberalism. Whereas the latter takes as its starting point the individual, who is supposed to be protected against the intrusions of his/her culture, nation, or state via individual rights, and who is capable of leaving the cultural heritage s/he was raised into; the former takes human beings as cultural entities, and defends that individual freedom cannot be performed without the protection of culture and that cultural minority rights are the sine qua non for liberalism. In this essay, I will examine one of the most important versions of liberal multiculturalism, namely (multi)national liberalism, and argue that it is not pluralistic enough due to the fact that it has not created the necessary tools to accommodate the sort of pluralism that is formed out of minorities-within-minorities.
35. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Ezgi Polat, Zehragül Aşkin Ölüm Kavramının Heidegger ve Sartre Felsefesindeki Yeri
abstract | view |  rights & permissions
Ölüm kavramı, felsefe tarihinin temel sorunsal kavramlarından biri olarak karşımıza çıkmakla birlikte ontolojik ve varoluşsal içerimine Heidegger ve Sartre’da ulaşmıştır. Heidegger, ölüm fenomenini Dasein’ın varoluşunu belirleyen ve yaşama anlam veren bir olanak olarak konumlandırmıştır. Sartre’da ise söz konusu kavram, Heidegger’den farklı olarak yaşamı değerden düşüren, insanda bulantı ve kaygı uyandıran absürt bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.The concept of death, although appears as one of the fundemental problematic concepts of the history of philosophy, attained its ontological and existential content in Heidegger and Sartre. Heidegger positioned the phenomenon of death as a possibility that determines the existence of Dasein, and gives meaning to life. Unlike in Heidegger, in Sartre we confront with the concept at stake, as an absurd fact which evokes nausea and anxiety in the human being.
36. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Hasan Bahadır Türk Potansiyeli Tahayyül Etmek: Agamben’in Bartleby'si
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalenin amacı Giorgio Agamben’in, Herman Melville tarafından yazılmış bir metin olan, Bartleby okumasını tartışmaktır. Bunu yaparken, Aristoteles’in potansiyel kavramına dair tartışması teorik kalkış noktası olacaktır. Bu eksenden hareketle makale Agamben’in Aristoteles’in potansiyel kavramına yaklaşımını nasıl açıkladığına ışık tutmaya çalışacaktır. Makalenin ana argümanı; Agamben’in Bartleby’sinin, Aristoteles’in edimselin potansiyele olan önceliğine vurgu yapan perspektifini ters yüz ettiğidir.The aim of this article is to discuss Giorgio Agamben’s reading of Bartleby, a text written by Herman Melville. In so doing, Aristotle’s debate concerning the concept of potentiality will be a theoretical point of departure. Moving from this axis, the article will attempt to shed light upon how Agamben explicates Aristotelian approach to the concept of potentiality. The major argument of the article is that Agamben’s Bartleby inverts Aristotle’s perspective that puts an emphasis on the priority of actuality over potentiality.
37. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Aydan Turanli Martin Heidegger on Technology: A Response to Essentialist Charge
abstract | view |  rights & permissions
Martin Heidegger is one of the major philosophers influencing discussions of the condition of technology in the modern era especially with his very much debated article, “The Question Concerning Technology.” However, his views of technology are variously interpreted. Andrew Feenberg and Don Ihde accuse Martin Heidegger of being “essentialist.” Feenberg also implies that Heidegger is a technological determinist and a strong pessimist. On the other hand, Iain Thomson asserts that Heidegger’s view of technology is not essentialist in the traditional sense. David Edward Tabachnick also underlines that essentialism in Heidegger does not necessarily include determinism. In this article, I defend Heidegger against Feenberg’s essentialist charge. First, I summarize Feenberg’s interpretation of Heidegger. Secondly, I criticize Feenberg to show that his accusations against Heidegger are unjustified.Martin Heidegger, özellikle çok tartışılan “Teknolojiye İlişkin bir Soru” makalesiyle modern dönemde teknolojinin durumuyla ilgili tartışmaları etkileyen en önemli filozoflardan biridir. Ancak, onun teknoloji görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Andrew Feenberg ve Don Ihde, Heidegger’i, özcü olmakla suçlarlar. Feenberg, ayrıca da Heidegger’in teknolojik determinist ve güçlü anlamda pesimist olduğunu ima eder. Diğer yandan, Iain Thomson, Heidegger’in teknoloji görüşünün geleneksel anlamda özcü olmadığını iddia eder. David Edward Tabachnick’de, Heidegger’de özcülüğün, determinizmi içermediğinin altını çizer. Bu makalede, Feenberg’in özcü suçlamasına karşı Heidegger’i savunacağım. İlk olarak, Feenberg’in Heidegger yorumunu özetleyeceğim. İkinci olarak, Heidegger’e karşı suçlamalarının temelsiz olduğunu göstermek için Feenberg’i eleştireceğim.
38. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Çetin Balanuye Education of Emotions as a Possibility of Handling Value Conflicts
abstract | view |  rights & permissions
It is widely accepted that one of the most crucial issues in philosophy of education is related to the concept of value. The contemporary debates on the concept of value and the power of education to deal with value conflicts revolve around two basic questions. First: How can I live personally flourishing life with a responsibility for the universe in general and others in particular? Second: In what ways can education help us find a common ground between living well and being morally good? It is argued in this piece of work that education of emotions can be reconsidered as a promising remedy for this dilemma. A Deweyian account of desirable habit formation is elaborated, endorsed and defended, yet possible objections to the account is taken into consideration.Eğitim felsefesinin en merkezi sorunlarından birinin değer kavramıyla ilişkili olduğu büyük ölçüde kabul görür. Hem değer kavramı, hem de eğitimin değer çatışmalarının çözümünde ne ölçüde etkili olabileceğine ilişkin çağdaş tartışmaların iki temel soru çevresinde dolaştığı görülmektedir. Birincisi: Genel olarak evrensel çevre ve özellikle de insani çevreye karşı sorumlu, ama aynı zamanda kişisel açıdan mutlu bir yaşam sürmek nasıl olanaklı olur? İkincisi. Bu çerçevede, eğitim, iyi yaşamak ile iyi biri olmak arasında bir uzlaşım geliştirmemize hangi biçimlerde yardımcı olabilir? Bu çalışmada duyguların eğitimi olarak özetlenen yaklaşımın sözü edilen sorunsalı aşmak açısından ümit verici olduğu savunulacaktır. Bu amaçla, Deweyci bir ‘yeğlenebilir alışkanlık biçimlendirme’ yaklaşımının ayrıntılandırılması ve savunusu yapılmakta, ayrıca bu yaklaşıma yöneltilebilecek itirazlar da gözden geçirilmektedir.
39. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Mehmet Hilmi Demir Stalnaker’s Hypothesis: A Critical Examination of Hájek’s Counter Argument
abstract | view |  rights & permissions
According to what is known as Stalnaker’s hypothesis, the probability of a conditional statement is equal to the conditional probability of the statement’s consequent given the statement’s antecedent. Starting with David Lewis, many have attempted to show that this hypothesis cannot be true for non-trivial probability functions. These attempts, which are known as the triviality results, cannot refute the hypothesis conclusively, because the triviality results usually rest on controversial assumptions such as the closure of conditionalization. In addition to the triviality results, there is one often cited argument against Stalnaker’s hypothesis that does not seem to rest on a controversial assumption. The argument is Alan Hájek’s 1989 reductio argument, which purportedly shows that Stalnaker’s hypothesis leads to outright contradiction. In this paper, I critically evaluate Hajek’s reductio argument and show that it is not a valid argument. His argument is simply an instance of the petitio principii fallacy. On the positive side, I argue that my critical evaluation of Hajek’s argument brings us one step closer to the reconciliation of the analytical and empirical examinations of Stalnaker’s hypothesis.Literatürde Stalnaker hipotezi olarak bilinen iddiaya göre, bir şartlı önermenin olasılığı, o önermenin art bileşenin ön bileşeninine şartlı olasılığına eşittir. David Lewis’in 1976 tarihli makalesinden beri birçok felsefeci bu iddianın sadece basit ve sıradan (trivial) olasılık fonksiyonları için geçerli olduğu, diğer daha işlevli (non-trivial) olasılık fonksiyonlarına uygulanamayacağını göstermeye çalışmışlar ve bu hedef doğrultusunda birçok ispat sunmuşlardır. Ancak sıradanlık sonuçları (triviality results) olarak bilinen bu tür ispatların Stalnaker hipotezini tam olarak reddetmeye yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü bu ispatların büyük bir çoğunluğu koşullamanın kapalılığı (closure of conditionalization) gibi tartışmalı olan varsayımlara dayanmaktadır. Literatürde tartışmalı herhangi bir varsayıma dayalı olmadığı iddia edilen ve sıklıkla gönderme yapılan bir başka argüman daha mevcuttur. Alan Hájek’in 1989 tarihli makalesinde olmayana ergi metodu ile geliştirdiği bu argüman, herhangi tartışmalı bir varsayıma dayanmadan, Stalnaker hipotezinin doğrudan çelişkiye neden olduğunu göstermektedir. Bu makalede Hájek’in argümanının geçerliliği detaylı olarak incelenmekte ve sonuçta söz konusu argümanın petitio principii çıkarsama hatasını barındırdığı ve bu sebeple de geçerli olmadığı tespit edilmektedir. Pozitif katkı olarak ise bu varılan tespitin Stalnaker hipotezinin analitik ve ampirik değerlendirmeleri arasında var olan uyuşmazlığın giderilmesinde bir adım daha ileri gitmemizi sağladığı iddia edilmektidir.
40. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Funda Neslioğlu Serin “The Strong Programme” and the Rationality Debate
abstract | view |  rights & permissions
Various approaches have been made for understanding the nature of science and scientific knowledge. The social factors that played some role during the choice of scientific theories (like the theory of evolution) in the nineteenth century popularised the opinion that the scientific knowledge is the subject of a sociological research. During the ongoing discussions, one of the explanation or the justification models that was proposed is known as “the Strong Programme.” The main claim of “the Strong Programme” is that the social factors have a determining role for the choice of scientific theories, rather than the rational and universal criteria one may expect. Hence, those who were behind this view rejected all of the rational analyses made for the sciences and the scientific methods. In this paper, we try to investigate the validity of the claims of “the Strong Programme,” and to clarify whether it is possible to understand the real nature of science without any rational approach. It is argued that it would be insufficient to determine the content of the science merely by the social factors, the natural facts might be meaningful by themselves as well.Bilimin ve bilimsel bilginin doğasını açıklamak için farklı pek çok yaklaşım geliştirilmiştir. Özellikle ondokuzuncu yüzyıldaki bazı bilimsel kuramların (evrim kuramı gibi) tercihinde toplumsal etmenlerin rolünün gözlemlenmesi, bilimsel bilginin toplumbilimsel bir araştırma konusu olduğu kanısını yaygınlaştırmıştır. Bu süreçte ortaya konan açıklama ve gerekçelendirme modellerinden biri de “Strong Programme” (Güçlü Program) olarak anılandır. “Strong Programme” ın temel savı, bilimsel kuramların tercihinde sanıldığı gibi ussal ve evrensel ölçütlerin değil, toplumsal etmenlerin belirleyici olduğu yönündeydi. Dolayısıyla bu görüşü savunanlar, bilim ve bilimsel yöntem için ortaya konan tüm ussalcı çözümlemeleri reddettiler. Bu çalışmada, “Strong Programme”ın ileri sürdüğü savların haklılığı ve sanıldığı gibi usçu bir yaklaşım olmaksızın bilimin gerçek doğasını anlamanın olanaklı olup olmadığı soruşturulmaktadır. Bilimin içeriğinin bütünüyle ve sadece toplumsal etmenlerce belirlenemeyeceği, doğa olaylarının da kendi başlarına anlamlı olabileceği ileri sürülmektedir.