Displaying: 21-40 of 47 documents

0.125 sec

21. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ahmet Umut Hacifevzioğlu Padovalı Marsilius’da İktidarın Dünyeviliği
abstract | view |  rights & permissions
Asıl ereği devleti laik temeller üzerine kurmak olan Marsilius’un modern, hatta devrimci olan yanı da budur. Reformcular üzerine büyük etkisi olan Marsilius’un reformculardan ayrıldığı en önemli çizgisi laik bir düşünür olmasıdır. Siyasal düşüncesi ve anlayışı bakımından Aristotelesçi olan Marsilius’un ideali, ortaçağın teokratik toplum yapısı yerine laik bir toplum düzeni kurmaktır. Marsilius’a göre laik bir toplum dünyevi erekler üzerine kuruludur; böyle bir toplum iyi yaşam ereğini öbür dünyada değil, bu dünyada gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Tam da bu nedenle, bir siyasal toplumda dini kurallar ve dogmalara yer yoktur. Dini öğreti yalnızca ruhun esenliğini ilgilendirdiğine göre, bu hakikatlerden sapanlar ancak öbür dünyada bunun cezasını görebilirler.The real goal of Marsilius is to establish the state on secular bases rather than all the old worldly powers alone. This is the modern, even revolutionary side of Marsilius. Marsilius, who had a great influence on reformers, was a secular thinker and by being a secular thinker, he was different from other reformers. The ideal of Marsilius, the Aristotelian in political thought and understanding, is to establish a secular society structure instead of the theocratic society structure in the middle ages. According to Marsilius, a secular society is based on earthly goals; such a society should try to achieve good living conditions in this world, not in the other world. That is precisely why there is no religious rule and dogma in a political society. Since religious truths are concerned only with spiritual well-being, those who deviate from these truths can only be punished in the other world.
22. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ömer Faik Anli Bilim, Sosyal Bilim ve Coğrafya: Bilgi-kuramsal Bir Yeniden Ziyaret
abstract | view |  rights & permissions
Bu çalışmanın temel tezi, coğrafya disiplininin tarihi ve felsefesinin makro-epistemolojik tartışmaların görünür örneği konumunda olduğudur. Bu makalede, coğrafyanın tarihinin ve felsefesinin “İki Kültür” tartışmasına yeni bir açılım sağlama olanağı taşıdığı savunulmaktadır. Coğrafyada “İki Kültür” hakkında bir kavram-yorulması olmadığından bu disiplin yeni yaklaşımların tartışılması için diğerlerinden daha uygundur. Bununla birlikte, çok-paradigmalı bir disiplin olarak coğrafyanın bilim adını ne ölçüde koruyabileceği belirlenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca coğrafyada bir model olarak açığa çıkan çok-paradigmalı sosyal bilimin yeni bir bilim tanımı sunup sunamayacağı tartışmaya açılmaktadır. 20. yüzyılın son otuz yılında bilim felsefesi ve tarihinde (ve bunlara eklemlenen bilim sosyolojisinde) varolan “İki Kültür” ayrımına karşı çıkan çalışmalar kendilerine geniş bir alan açmışlardır. Bu bağlamda coğrafya disiplininde epistemolojik tutumların gelişimiyle makro-epistemolojik tartışmalar paralel birer iz olarak incelenmektedir. Ulaşılan sonuç, bilim incelemelerinin empirik alanı olarak coğrafya disiplininin çok-paradigmalı bilim modellemesi için tam uygunluk taşıdığı yönündedir.The main thesis of this study is that the history and philosophy of geography is visible example of the macro-epistemological debates. In this article, it is advocated that the history and the philosophy of geography has a potentiality of providing a new approach to the debate of Two Cultures. In geography, there is not any concept-fatigue about ‘Two Cultures’ and because of this situation the discipline of geography is more suitable than the other disciplines for discussing new approaches. On the other hand, it is investigated that in what extent the geography may retain the name of science as a multi-paradigm discipline. And also it is opened to debate that the multi-paradigm social science which emerged as a new model from the geography whether can be offer a new science definition. Of the 20th century’s last thirty years, the studies which were in oppositon to existing Two Cultures distinctions have found a large field for themselves in the philosophy and history of science (and the sociology of science which appendant to them). In this context, the development of the geography, discipline’s epistemological attitudes and macro-epistemological debates are investigated as parallel traces. The conclusion of the paper is that the discipline of geography as an empirical field of science studies is fully compatible with multi-paradigm science model.
23. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Elif Çetinkiran Balci Hartmann’da Değer ve Değerlendirme Problemi
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalede Nicolai Hartmann’ın “değer” ve “değerler” görüşü ele alınacak, değer felsefesine katkıları ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Değer kavramı, felsefe tarihinde oldukça tartışmalı bir kavramdır. Kimi düşünürler değerler alanını bilinemez, karanlık bir uçurum olarak nitelendirirken, kimileri ise değer kavramının önemine dikkat çekmekle birlikte içini farklı şekillerde doldurmuşlardır. Felsefe tarihine kısa bir bakış, bu konu üzerinde henüz anlaşılmış bir görüş birliğinin bulunmadığını göstermeye yeter. Hartmann, değer felsefesinin henüz emekleme çağında, değerlerle ilgili önemli fikirleriyle bu alana büyük katkılar sunmuştur. Bu makalede, Hartmann’ın değer felsefesinin içeriği ve önemine dikkat çekerek doğru değerlendirme yapmanın imkânı ortaya koyulacaktır.This article aims to investigate Nicolai Hartmann’s view of “value” and “values”, reveal his contributions to value philosophy. The notion of “value” is quite controversial in the history of philosophy. While some thinkers evaluate the notion of values as an unknowable, dark cilff; others point out the importance of the notion of values and describe it in different ways. A quick glimpse at the history of philosophy would be enough to see the lack of consensus regarding this topic. Hartmann contributed greetly to the philosophy of values with his crucial ideas. This article presents the content and importance of Hartmann’s philosophy of values and demonstrates the chance of making true evaluations.
24. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Esra Çağri Mutlu Sokrates’in Öğretmeni Diotima
abstract | view |  rights & permissions
Diotima, Platon’un Symposium diyalogunda karşımıza çıkan ve Sokrates’e erosun gizemlerini öğretmeyi vadeden bir öğretmendir. Fakat öğretisinden önce en çok tartışılan nokta onun bir kadın olmasıdır. Çünkü diyalogun yazıldığı dönemde hakim olan erkek egemen kültürde var olan bir kadındır; üstelik de yedi bilgeden biri sayılan Sokrates’e bir şeyler öğreteceğini iddia etmektedir. Yorumcular da bu iddiadan hareketle Diotima’ya dair farklı okumalar yaparlar. Kimisi onun kurgusal olduğunu, kimisi gerçek bir kadın olarak Platon’un felsefesindeki değişmeyi simgelediğini, bir kısmı ise Diotima’nın bir kadını simgelemekten ziyade Sokrates’in alter-egosu olduğunu ve aslında Sokrates’in onun ağzından söylemek istediklerini söylediğini belirtir. Makalede tüm bu farklı okumalar dikkate alınarak, cinsiyeti ve öğretisi ayrıntılarıyla analiz edilmeye çalışılacaktır.In Plato’s Symposium, Diotima promises to teach Socrates the mysteries of eros. However, the most controversial point superseding her teachings is the fact that she is a woman. For the period when the dialogue was written, she was a female within a male-dominated environment; furthermore, she was claimed to teach something to Socrates, who was considered one of the seven sages. Thus, based on this claim, the commentators interpret Diotima in different ways. Some say that she is a fiction, some say that as a real woman she symbolizes the change in the philosophy of Plato, and some say that Diotima is rather an alter-ego of Socrates and that it is Socrates himself who speaks through her. Taking all these different interpretations into consideration, this paper will attempt to analyze in detail the gender and the teachings of Diotima.
25. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
S. Atakan Altinörs Dil Felsefesindeki Klasik Anlayışa Karşı Saussure’ün Örtük İtirazları
abstract | view |  rights & permissions
Ferdinand de Saussure yepyeni bir dil kavrayışı ışığında, yirminci asrın başlangıcında lengüistiği müstakil bir bilim olarak kurmuştur. Makalemizde gerekçelendirmeye çalıştığımız temel iddiamız, lengüistiği kurarken Saussure’ün bir yandan da dil felsefesindeki klasik anlayışla örtük bir hesaplaşma içinde olduğudur. Böylece, Saussure’ün açıkça ifade etmeden hesaplaştığı anlayışı ve hangi filozoflardan kaynaklandığını gün ışığına çıkarmayı denedik. Bu çerçevede, Saussure’ün derslerinde ve yazılarında, dil felsefesindeki klasik anlayışa esasen şu üç büyük itirazda bulunduğunu tespit ettik: 1) Dilsel işaret/gösterge işaret edene/gösterene indirgenemez: Hem dilsel işaret, işaret edenden ibaret değildir, hem de işaret eden kelime ile aynı şey değildir. 2) Dil öncesi idealar varsayımı geçersizdir. 3) “Anlam taşıma/anlamlılık”, bir “yerini tutma” olgusu değildir. Onun, sıraladığımız bu itirazlarını, felsefe tarihindeki adını anmadığı muhataplarının görüşleriyle ilişkilendirerek inceledik.Ferdinand de Saussure established linguistics as an independent science in the light of a brand new conception of language in early twentieth century. Our basic claim, which we try to justify in our paper, is that Saussure, while establishing linguistics, was implicitly defying the classical approach in philosophy of language. Thus, we tried to bring to light the approach that Saussure tacitly withstands and the philosophers from which such approach arose from. Consequently, we identified that Saussure put forward the following three major objections against classical approach of philosophy of language in his lessons and writings: 1) A linguistic sign cannot be reduced to a signifier, seeing not only that a linguistic sign does not only consist of a signifier, but also that a signifier is not identical to a word. 2) The assumption of pre-language ideas is invalid. 3) “Signification” is not a “substitution” phenomenon. We checked out these objections in relation to the views of his counterparts in the history of philosophy, whom Saussure never named.
26. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Çetin Balanuye Agonistik Demokrasideki Kayıp Kavram: Bir ‘Modus’ Olarak Egemen
abstract | view |  rights & permissions
Çatışmacı demokrasi kuramıyla Ernesto Laclau ile birlikte yarım asırdır siyaset felsefesi yazınına katkıda bulunan Chantal Mouffe yakınlarda kuramın aldığı son şekli, önceki çalışmaları da özetleyecek bir biçimde bir makalede ele aldı. Bu çalışma, anılan makalede geliştirilmiş izleğe bağlı kalarak şu üç görüşü temellendirmek amacındadır: 1) Mouffe'un, mevcut liberal demokratik siyaset pratiklerinin dayandığı ontolojik kabullerin "çatışma" nosyonunu kavrayamamak nedeniyle siyasetin güncel krizlerine yanıt veremeyeceğine ilişkin saptamaları doğrudur. 2) Buna karşın, liberal demokrasilerin güncel açmazıyla başa çıkabilmek üzere Mouffe'un önerdiği "agonistik çare" ontolojik bir yaptırım kuramına dayanmayı başaramadığı için zorunlu olarak "etik tavsiye" düzeyinden öteye gidememektedir. 3) Mouffe'un önerdiği çarenin ifade olanağı bulacağı bir kuram için Spinozacı bir "güç ontolojisi" ve aynı çerçevede bir 'modus' olarak "egemen" kavrayışının geliştirilmesi zorunludur.Chantal Mouffe, who has been contributing to the trajectory of political philosophy for almost fifty years mostly in collaboration with Ernesto Laclau, recently published an article to signal what her political theory finally looks like based on her previous research presented rather in a nutshell fashion. This paper aims at developing an argument for the justification of three remarks based on the program developed in Mouffe's aforementioned latest work: 1) Mouffe is right in her claim that the existing liberal democratic practices of politics are far from responding to current crisis of politics, as they fail to develop relevant ontological convictions to understand the very notion of 'conflict'. 2) Nevertheless, the agonistic relief suggested by Mouffe herself to tackle with the contemporary challenges, which cannot be taken by liberal democracies as such, also falls short and cannot go beyond making moral recommendations for it also lacks an underlying ontological force. 3) Development of a Spinozistic power ontology -together with the conception of 'the ruler' as a 'modus'- is a necessary condition if we are to benefit from Mouffe's agonistic relief.
27. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Barış Mutlu Alasdair MacIntyre’ın Çağdaş Sorunlar Karşısında Yeni Aristotelesçiliği
abstract | view |  rights & permissions
Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde: Ahlak Teorisi Üzerine Bir Çalışma ile Aristotelesçi ahlak anlayışından nasıl uzaklaştığımızı ve bu uzaklaşma sonucunda modern kültürün ahlaki ve politik yaşam üzerindeki yansımalarını ve sorunlarını göstermeye çalışır. Erdem Peşinde’deki etkileyici tarihsel okumasını, Thomasçı yönü daha belirginleşecek bir şekilde diğer eserlerinde de sürdürür. MacIntyre eserleri boyunca, birbirlerine rakip farklı etik yaklaşımlar içerisinde Aristotelesçi etiğin güçlü yönlerine dikkat çeker ve bizi bu rakip yaklaşımlar konusunda ikna etmeye çalışır. Son eseri Modernitenin Çatışmaları İçerisinde Etik: İstek, Pratik Akıl Yürütme ve Anlatısal/Öyküsel’de amacı; Aristotelesçi terimlere bağlı olarak yaşamımızı ele alabileceğimizi göstermektir. Tüm gayreti Aristotelesçiliği yeniden canlandırmaktır. Çünkü, haklı olarak belirttiği gibi, Aristotelesçi felsefenin tarih sahnesinden bir dönem kaybolmasının nedeni, Aristotelesçi terimlerin rakipleri karşısında bir kenara çekilmesi, sıradan insanların gündelik yaşamlarına rehberlik edememesi olmuştur. MacIntyre, özellikle Marx’ın kapitalizm eleştirilerine de dikkat ile Aristotelesçiliğe bir dönüş çağrısında bulunur. Aristotelesçi terimlerle kuracağımız toplumsal pratiklerin, ileri modernite içerisinde önemli direnme alanları açacağını düşünür. Üzerinde durduğu Aristotelesçi toplumsal pratiklerde temel olan ise “ortak iyi”dir. Failler (agents) kendi potansiyellerini, doğalarını bu ortak iyi ile gerçekleştirirler; faillerin iyi bir yaşam sürmeleri ortak iyiyi bir kenara atmayan pratiklerle mümkündür. Bu pratikler faillerin isteklerini belli iyiler, belli erdemler yönünde disipline edecek, iyi yaşam yolunda daha güvenli yol almalarını sağlayacaktır. Özellikle isteklerimizin disiplini sonucunda yaptığımız ve karar verdiğimiz şeyleri gerekçelendirecek nedenleri öğrenir ve böylece kendi yaptıklarımızı diğer toplumun üyeleri için bilinebilir kılarız. Eylemlerimizi, kararlarımızı gerekçelendirmek toplumsal ve rasyonel bir hayvan olmamızın kaçınılmaz bir parçasıdır. Bizlerin kınanması ya da övülmesi “gerekçeler”le mümkün olacaktır ve gerekçeler de isteklerimizi yönlendirdiğimiz iyilere bağlı verilebilir. İşte MacIntyre Aristotelesçi bir şema ile pratik-istek-iyi ilişkisini tartışır. En son eseri Modernitenin Çatışmaları İçerisinde Etik’te bu tartışmasını, günümüzün en önemli ahlak filozoflarından biri olan Bernard Williams’a dikkatle yürütür, onunla hesaplaşarak ilerler. Bu çalışmamızda, MacIntyre’ın en son eserine dikkat ile, Yeni-Aristotelesçi okumasını göreceğiz.Alasdair MacIntyre, with his book After Virtue: A Study in Moral Theory tries to show how we move away from Aristotelianism, and the problems of the moral and political life of modern cultures as a result of this departure. His impressive historical reading in After Virtue continues in his other works with making his Thomistic direction clear. Through his work, he draws attention to the strengths of Aristotelian ethics within rivaling different ethical approaches. His aim in his recent work, Ethics in the Conflicts of Modernity: Essay on Desire, Practical Reasoning, and Narrative is to show that we can handle our life even today by depending on the Aristotelian terms. In this way, he tries to revive Aristotle. For, as he rightly pointed out, the reason of the disappearance of the Aristotelian philosophy from the stage of history is the fact that Aristotelian terms were not able to guide everyday lives of ordinary people. MacIntyre, with paying attention to Marx’s critics of capitalism, wants to revive Aristotelianism. He thinks that the social practices we build with Aristotelian terms will open areas of resistance that do not conform values of advanced modernity, within this modernity. What is important in these practices is “common good”. The agents carry out their potentials, their natures with this common good. What needs to be done is to discipline the wishes, in this good way of life according to goods, that is, to virtues. As the result of this discipline, we learn the reasons to justify what we have decided, what we have done, so that we can make our own doings intelligible for the other members of the community. MacIntyre thinks that we can implement this Aristotelian outline to our lives and gives some important answers to Bernard Williams’s critique of Aristotle, who is one of the most important moral philosophers of this age. In this work, we will consider the reading of MacIntyre’s Neo-Aristotelian reading by paying attention to his latest work.
28. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Necdet Yildiz Nietzsche’de Arı Öznenin Eleştirisi
abstract | view |  rights & permissions
Öz: Kant, “arı usun1 eleştirisi” ile metafiziğe 1) meşru iddialarını teslim etmeyi ve 2) yetkisiz olduğu yerleri göstererek arı usun kullanımındaki gerekli sınırları belirlemeyi amaçlamıştır. Ahlak felsefesinde ise Kant, ahlaki a priori bilgilerin —imkân koşulu olarak da olsa— bulunması gerektiğini öne sürmüştür. Nietzsche ise, farklı bir eleştirel felsefe ortaya koyarak, 1) öznenin ve usunun tamamen ampirik bir zeminde kurulduğunu göstermek suretiyle Kant’ın evrenselleştirdiği formel alt yapıyı olumsallaştırmış ve 2) bir canlı olan öznenin, insan türüne faydalı olabilme potansiyeli bulunan bir bilme yetisinin bulunduğunu öne sürmüştür. Bu makale, Nietzsche’nin Kant’ın eleştirisini perspektivist bir süreç episteme-ontolojisi ve soykütüksel2 yöntemle nasıl ileri götürüp arı öznenin eleştirisi haline getirdiğini göstermeyi amaçlamaktadır.Kant, with his project of “the critique of pure reason,” aimed at 1) deciding where metaphysics has legitimate claims, and 2) showing where metaphysics has groundless pretensions and setting necessary limits to pure reason thereupon. In his moral philosophy, Kant claimed that —albeit as a condition of possibility— there must be moral a priori knowledge in our reason. On the other hand, Nietzsche, performing a different critical philosophy, 1) made contingent the formal structure which Kant had universalized by showing that subject —and its reason— is constructed on an empirical ground, and 2) claimed that, subject, who is a living being, has an intellect which is capable of producing knowledge potentially beneficial for itself or the human species. This article aims to show how Nietzsche took Kant’s critique a step forward via his perspectivist process episteme-ontology and his genealogical method; and how he transformed the critique into “the critique of pure subject.”
29. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Sezen Bektaş Bilgiyi Nasıl Temsil Edebiliriz?: Bir Örnek Olarak Sorular ve Sorgulayıcı Mantık
abstract | view |  rights & permissions
Bu yazı en genel haliyle keşfetme süreci içerisinde gerçekleştirilen sorgulamaların mantığını aramaktadır. Başka bir deyişle, yeni bir bilgi edinimiyle sonlanan sorgulama süreçlerinin nasıl işlediğine basit ve genelleştirilebilir bir açıklama getirmektir. Bu sebeple yalnızca bilimsel keşiflere özgü değil, daha geniş bir açıdan “yaratıcılık” olarak adlandırılabilecek tüm durumlara dair giriş niteliğinde bir mantık örneklemeye çalışacağım. Yalnızca tarihsel olarak yepyeni bir olgu ya da olayın keşfini değil aynı zamanda tek bir kişi özelinde olsa dahi daha önce bilinmeyen bir şeyin idrak edilişi kadar yaygın bir fenomenin de nasıl gerçekleştiğini inceleyeceğim. Bunun için başvuracağım temel kaynaklar J. Hintikka’nın enformasyon edinimi sırasında işletilen sorgulayıcı mantık temelinde sunduğu epistemoloji ve M. Koralus ve S. Mascarenhas’ın düşünme ediminin psikolojisini açıklamak için yararlandığı erotetik mantık olacak. İlk kaynağa, bilginin temsili konusuna felsefi bir bakış açısı sunmak ve sorgulama pratiğinin kendisini bir temsil biçimi olarak tanıtmak için yer vereceğim. İkincisine başvurma nedenim ise başarılı sorgulama süreçleri kadar başarısız olduklarımızdan da belli bir rasyonalite çıkarabildiğimizi göstermek ve insan beyninin nasıl işlediği sorusuna soru yanıtlamadaki becerimizden hareketle bir cevap geliştirmek olacak. Son olarak ise tüm bu teorilerin sunduğu zeminde bilgiyi sınıflandırmak için kullanabileceğimiz bir soru ontolojisi önereceğim. Temelde sorulabilecek tüm soruları şekil ve içeriklerine dair kimi başlıklar altında gruplamaya yarayan bir sistemin sağlayacağı faydalara değineceğim.This article, in its most general form, seeks to determine the rationale of the inquiries carried out within the discovery process. In other words, this article is to provide a simple and generalized explanation of how the inquiries that end with the acquisition of new pieces of knowledge proceed. For this reason, I will try to exemplify the logic of any act that can be called "creativity" rather than just the discoveries in the history of science. I will examine not only the discovery of a historically new phenomenon, but also how a phenomenon as widespread as the perception of something previously unknown will occur in personal history is going to be examined. The main sources for this will be the epistemology on which J. Hintikka is based on the interrogative logic operated during the acquisition of information and the erotic logic that M. Koralus and S. Mascarenhas use to explain the psychology of the act of thinking. I will refer to the first source with the aim of developing a philosophical perspective on representing knowledge and introducing the practice of inquiry as a form of representation. The second source will be referred to show that we are able to rationalize the experiences of failures as well as successful interrogation processes, and to develop a response to the question of how human brain works, from our ability to answer the questions in general. Finally, I would like to propose a question ontology that we can use to classify information in the basis of all these theories. I will briefly mention about the benefits of a system that will group all the questions that can be basically asked under certain headings and tags about their forms and contents.
30. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Uğur Aytaç Is the Truth Condition Superfluous for Defeasibility Theories of Knowledge?
abstract | view |  rights & permissions
Defeasibility theories aim to reach a plausible definition of knowledge by finding strategies to exclude true beliefs based on faulty justifications. Different philosophers have advanced with their own understandings of undefeated justification. Zagzebski (1994) indicates that the strong defeasibility condition violates independence between truth and justification because undefeated justification never leads to false beliefs. Following this, Zagzebski and some other philosophers who pursue a similar line of reasoning (e.g., Merricks, 1995) conclude that undefeated justification entails truth. In this paper, I argue that the truth condition is not superfluous by presenting an example of undefeated justification that does not entail truth. My claim is that beliefs about metaphysical questions (e.g., Does God exist?) can have undefeated justifications. Nonetheless, such undefeated justifications are not capable of assigning truth to the beliefs that they support. Sarsılabilirlik kuramları makul bir bilgi tanımına ulaşabilmek için hatalı gerekçelendirmelere dayalı doğru inançları eleme stratejisini güder. Farklı felsefeciler kendilerine özgü sarsılabilirlik anlayışları geliştirmiştir. Sarsılmaz gerekçelendirmeler hiçbir zaman yanlış inançların dayanağı olmadığından Zagzebski (1994) katı sarsılabilirlik şartının inancın doğruluğu ile gerekçelendirilmesi arasındaki bağımsızlığı ortadan kaldırdığını ifade eder. Bunu takiben, Zagzebski ve yine benzer görüşleri savunan bazı felsefeciler (örneğin, Merricks, 1995) sarsılmaz gerekçelendirmenin zorunlu olarak doğruluğu beraberinde getirdiği sonucuna varır. Bu makalede, sarsılmaz gerekçelendirmelerin her zaman doğru inanca ulaşmaması durumuna örnek göstererek, doğruluk koşulunun lüzumsuz olmadığını iddia ediyorum. İddiama göre metafizik sorulara (örneğin: Tanrı var mıdır?) ilişkin inançlar sarsılmaz gerekçelendirmelere sahip olabilirler. Buna rağmen söz konusu gerekçelendirmeler destekledikleri inançlara doğruluk atfedemez.
31. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Serpil Durğun Richard Rorty’de Dayanışma Umudu
abstract | view |  rights & permissions
Rorty’nin liberal politik söyleminde, umut merkezi bir öneme sahiptir. İnsan dayanışmasının gitgide artmasına yönelik beslenen umutlu olmak teması, daha iyi bir dünyaya ve daha iyi insanlara duyulan inancı imlemektedir. Bu inanç, başka insanların acı çekiş ve aşağılanmalarına yönelik duyarlılığımızın artmasına, diğer bir ifadeyle “biz” duygusunun olabildiğince genişletilmesine yöneliktir. Söz konusu duygunun genişletilmesi daima, ötekini aynı-yapmayan ve ötekine resmi yollarla müdahale etmeyen bir dahil ediş biçiminde kendini gösterir. Böyle bir dahil edişte her bir kişi diğerine, “bizden biri” olarak davranır ve “bizden biri” olarak görülen kesimin sınırları gitgide genişler. Duyguların manipülasyonu eğitimi, söz konusu genişlemeyi mümkün kılar. Bu eğitimde sanat ve edebiyat ürünleri başat bir yer işgal eder. Böylece, Aydınlanmanın rasyonel kültürü, yerini Rorty’nin liberal ütopyasındaki kültüre –şiirsel bir hale getirilmiş kültüre – bırakır. Tam bu noktada, insan çabasıyla dünyanın daha yaşanılabilir bir yer haline getirilebileceğine inanma umudu ya da diğer bir ifadeyle umutlu olmak, Rorty’nin liberal ütopyasının Arşimet noktasını oluşturur. Bizim daha iyi dünyalar ve kişiler yaratma yeteneğimizin olduğuna ilişkin bir argüman olan umutlu olmak, gerçekliğin daima bizim aktif katkılarımıza, ilgi ve amaçlarımıza bağlı olduğunu savunur. Bu bağlamda, eğer umuda ve kendi ışığımıza inanırsak, Rorty demokratik değerlerimizin gitgide artacağına inanır. Çünkü demokrasi, politik ve etik neticelerin bir gelişmesi olarak anlaşıldığında, Rorty’nin liberal ütopyasının merkezinde etik dürtüyle kol kola olan umutlu olmak, demokrasi olarak belirir. Geleneksel felsefeye içkin olan ‘itaat eden oyuncular’ anlayışını kabul etmeyen Rorty, liberal ütopyasının odağına ‘biz insanların fark yaratabileceğine’ ilişkin düşünceyi yerleştirir. İşte, böyle bir farklılık yaratabileceğimizi sanmak düşüncesi, Rorty’nin liberal ütopyasında bir umut olarak karşımıza çıkar. In Rorty's liberal political discourse, hope does have a central importance. Hopefulness, which is fed by the increase of human solidarity, implies faith and belief in a better world and better people. This belief is intended to increase our susceptibility to the suffering and degradation of other people, in other words to extend the "we-feeling” to maximum extent. Extension of this emotion always manifests itself in the form of an inclusion that does not unify the other and does not interfere with the other in official ways. In such an inclusion, each person treats the other as "one of us" and the limits of the segment considered as "one of us" gradually widens. Training of such manipulation of emotions makes this extension possible. Art and literature products occupy a dominant place in such training. Thus, the rational culture of the Enlightenment leaves its place to – a poetized culture - the culture in Rorty's liberal utopia. At this very point, the hope to believe that the world could be made a more liveable place by the human effort or in other words, by being hopeful, constitutes the Archimedes' point of Rorty's liberal utopia. He justifies that hopefulness and reality, which are an argument for our ability to create better worlds and people, always depend on our active contributions, attentions and goals. In this context, if we have faith in hope and our own light, Rorty believes that our democratic values will increasingly grow. So, once democracy is comprehended as a development of political and ethical consequences, hopefulness which is arm-in-arm with the ethical impulse in the heart of Rorty's liberal utopia emerges as democracy. Declining the 'obedient players' conception immanent to the traditional philosophy, Rorty places the notion of 'we, the mankind, can make the difference', to the center of the liberal utopia. Here, the notion of thinking that we can make such a difference emerges as a hope in Rorty's liberal utopia.
32. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Hatice Turan Sıradanlaşan Teknoloji: Bir Kötülük Deneyimine Doğru
abstract | view |  rights & permissions
Modern özne teknolojik gelişmelerle birlikte yeni düşünme ve var olma yolları deneyimlemekte ve sürekli değişen bir hayat tarzının içerisinde kendisini yeniden üretmektedir. Değişen ve gelişen teknolojik araçlar öznenin deneyimleme ve eylemde bulunma tarzını doğrudan etkilemektedir. Bu etkinin hem olumlu hem olumsuz yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Bir yandan değişip gelişen dünya ve getirdiği olumlu yenilikler diğer yandansa özneyi sıkıştıran ve bir yanılsamanın içerisine sürükleyen süreçler ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada teknolojik gelişmelerin kötülükle olan ilişkisi Eleştirel Teori’nin önemli iki ismi üzerinden ortaya konulacaktır. Öncelikle Herbert Marcuse’nin tek boyutlu özneye dair tespitleri ele alınacak; daha sonra ise bu tespitler Theodor W. Adorno’nun kötülüğe dair yaptığı kavramsal saptamalarla birlikte değerlendirilecektir. Bu yapılırken kendilik ve başkalık deneyimlerinin imkanı sorgulanacak ve bunun sonucunda aynılaşma ve tektipleşme süreçlerinin kötülükle olan ilişkisi ortaya konulacaktır. Modern subject experiences new ways of thinking and being through technological developments and reproduces itself in a constantly changing lifestyle. The changing and developing technological tools have a direct influence on the way in which the subject is experiencing and acting. It is possible to observe both positive and negative reflections of this influence. While on the one hand there is the evolving world and its positive innovations; on the other hand, some novel processes that compress the subject and drag it to an illusion continue to occur. In this article, the relationship between technological developments and evil will be debated from the perspectives of two important thinkers of Critical Theory. First, Herbert Marcuse’s ideas on One-Dimensional subject will be discussed and then, his deductions will be evaluated parallel to Theodor W. Adorno’s conceptual analysis concerning evil. Along with this analysis, the possibility of experiences of selfhood and otherness will be questioned and in the end, the various possible relationships of evil with the processes of sameness and standardization will be discussed.
33. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Melike Molaci Derrida’nın Cinsiyet Farklılığı Düşüncesi: Gelecek Olan Bir Erteleme Politikası
abstract | view |  rights & permissions
Felsefe tarihinin muhtelif metinlerini yapıbozuma uğratan Derrida, geleneğin söylediklerinin ve sustuklarının, vurguladıklarının ve görmezden geldiklerinin, altını ve üstünü çizdiklerinin izini sürerek onun hiyerarşik karşıtlıklarla karakterize olan yapısını deşifre eder. Söz-yazı, gösteren-gösterilen, özne-nesne, ruh-beden, akıl-doğa, erkek-kadın vb. kutupsallıklarında daima karşıtıyla asimetrik ve hiyerarşik bir ilişki kuran başat kavramların, nasıl ve hangi nedenlerle egemenlik kurdukları, aynı zamanda geleneğin topyekûn bir eleştirisi anlamına gelir. Bu kapsamlı eleştirinin yalnızca bir veçhesini oluşturan cinsiyet farklılığı ya da kadın-erkek ikiliği ise bu çalışmanın temel ilgisini yansıtmaktadır. Bu ikilik bağlamında bu çalışmada Derrida’nın dekonstrüksiyon stratejisi ve différance düşüncesinin cinsiyet farklılığı açısından nasıl bir açılım sağlayabileceği üzerinde durularak olanaklı bir politikanın neliği tartışmaya açılacaktır. Derrida, who has deconstructed various texts of history of philosophy, deciphers the construction of the tradition characterized by the hierarchical contrasts through tracing the words of the tradition and its moods, the things it emphasizes and ignores, the ones that it underlines and crosses out. It also means a total critique of tradition, how and for whatever reasons the dominant concepts that have always been in a relationship with its contrary in the sense of asymmetrical and hierarchical polarities like speech-writing, signifier-signified, object-subject, soul-body, mind-nature, man-woman etc. The dichotomy of man-woman or the gender difference that constitutes only one aspect of this comprehensive critique reflects the fundamental interest of this work. In the context of this duality, the implication of a possible policy will be discussed in this study by emphasizing how Derrida's deconstruction strategy and the notion of différance offer an insight in terms of gender differences.
34. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 2
Mustafa Bingöl Ontolojik Bağlamda Ockhamlı William Üzerine Bir Değerlendirme
abstract | view |  rights & permissions
Bu çalışma, Ockhamlı William’ın varlık öğretisi üzerine bir değerlendirme denemesidir. Ancak felsefe tarihinde bir düşünürün varlık görüşü üzerine konuşmak demek, onu sadece kendi varlık görüşü üzerinden anlatmaya çalışmak, sorunlu bir yaklaşımı ifade eder. Zira varlık tartışması Klasik Yunandan günümüze uzanan köklü bir tartışmadır. Bunun için öncelikle “varlık nedir?” sorusuna kısa bir cevap ile başlanmış bu tartışmanın ilk ve en önemli filozoflarından biri olan Aristoteles ve ousialar üzerine açıklayıcı bir değerlendirme yapılmıştır. Çalışmamızın ikinci bölümü Plotinus’un Porphyrios üzerinden Ortaçağa geçiş için oluşturduğu varlık hiyerarşisinin açıklanmasını amaçlamaktadır. Bu akış ile arka planı oluşturulan ve çalışmamızın mahiyetini de ifade eden amaç Ockhamlı William’ın varlık öğretisine zemin oluşturmaktır. Çalışmamızın son bölümü William’ın varlık anlayışının “terim ve tümeller” den hareketle değerlendirmesini içermektedir. Sonuç olarak, William’a göre Aristoteles’in kategorilerinde ifade ettiği varlık türleri “varlıksal” karşılığı olmayan dilsel ayrımlardır. This study is an attempt to evaluate William's doctrine of being. However, in philosophical history, thinking about a thinker’s view of being, trying to describe it only through their own view of being is a problematic approach. Because the debate on being is a long-standing debate extending from the Classical Greeks to the present day. For this, first, a short answer to the question "what is being?" was presented and then an explanatory evaluation was made on Aristotle, who was one of the first and most important philosophers of this debate, and ousias. The second part of this our study aims to explain the hierarchy of being that Plotinus formed through Porphyrios for the transition to the middle Ages. The aim with which the flow formed its background and refers to the essence of our study is to provide basis for William of Ockham’s doctrine of being. The last part of our study involves the evaluation of William's perception of being with reference to "terms and universals". In conclusion, according to William, the types of being Aristotle expressed in his categories are linguistic distinctions that have no "ontic" correspondence.
35. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 6 > Issue: 1
Alper Yavuz Etkileşimci Metafor Kuraminin Eleştirisi
abstract | view |  rights & permissions
Bu yazıda Elisabeth Camp'in metafor kuramını eleştireceğim. Bu kurama göre metaforik anlam metaforik olarak kullanılan terimin işaret ettiği şeyin karakterizasyonunun bir başka şeyin karakterizasyonu ile etkileşimi yoluyla ortaya çıkar. Bu etkileşim beraberinde metaforun önemli bilişsel özelliklerinden biri olan olarak-görme etkisini zorunlu olarak getirir. Ben bu kuramın açıklamaya çalıştığı dilsel olguyu gereksiz yere karmaşıklaştırdığını savunacağım. Söz konusu olgu etkileşime gerek olmadan da açıklanabilir. Camp'in tersine, olarak-görme etkisinin metafor için özsel olmadığını savunacağım. Bunların yanı sıra Camp'in metafor kuramının kimi değillenmiş metafor kullanımlarını açıklayamadığını göstermeye çalışacağım.
36. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 6 > Issue: 1
Mehmet Buğra Özgöçer Felsefenin Doğuşuna İçkin Bir Unsur Olarak Mitos
abstract | view |  rights & permissions
Bu araştırma, felsefenin doğuşunda katkısı bulunan mitsel evren görüşünün işlevini ve felsefenin gelişimi ile olan bağını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda Hesiodos ve Homeros gibi ozanların döneminden Pre-Sokratik filozoflara kadar olan dönemde “mitostan logosa” geçiş olarak özetlenen dönüşümün çok boyutlu yapısı irdelenmiştir. Belirli bir süreç içinde ve kısmi şekilde gerçekleşen bu dönüşüm, mitsel evren anlayışının kavramsal düşünce sistemleri ile olan bağını göstermektedir. Mitlerin yapısı üzerine farklı ekollerce dile getirilmiş değerlendirmelere göre bu anlatıların, evreni bütüncül olarak görmenin bir şekli oldukları görülmüştür. Bunun yanında mitlerin ilk filozoflara kadar olan dönemde kavramsal düşünceye nasıl bir temel teşkil ettikleri değerlendirilmiştir. Ayrıca felsefenin, mitsel düşünceden bütüncül evren anlayışını miras alıp, evrene bu bütüncüllükle ancak ondan farklı olarak rasyonel temelde açıklama girişiminin bir ifadesi olduğu tespit edilmiştir.
37. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 6 > Issue: 1
Tevfik Uyar Gramer Hatalarina Dayali Argümantasyon ve Bir Ad Hominem Alt Türü Olarak “De Ayri” Safsatasi
abstract | view |  rights & permissions
Sosyal medyada cereyan eden tartışmalarda sık sık “kişinin dil bilgisi ve yazım kurallarına uygun yazmadığı ve bu nedenle de kişinin söylediklerine güvenilemeyeceği veya söylediklerinin yanlış olduğu” şeklinde argümanlara rastlanmaktadır. Bu makalede konunun özellikle kişinin dil bilgisi ve yazım kuralları hakkındaki bilgi ve becerisi olmadığı her hâl ve durumda bu türden argümanların ad hominem (insan karalama safsatası) olarak değerlendirilmeleri gerektiği savunulmuştur. Sık karşılaşılan safsata alt tiplerine ayrı bir isim verilmesinin tespitlerini kolaylaştıracağı düşüncesiyle, konu edilen bu özel ad hominem alt türü “de ayrı safsatası” olarak adlandırılmıştır. Ayrıca bu alt tipe benziyor olmasına rağmen biçim olarak farklılık gösteren ve bu nedenle safsata niteliği göstermeyen argüman örneklerine değinilmiştir.