Narrow search


By category:

By publication type:

By language:

By journals:

By document type:


Displaying: 1-20 of 47 documents

0.109 sec

1. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 2
Philip Pettit Three Mistakes about Democracy
2. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 2
Aret Karademir Foucault ve Cinsellik Deney(im)i Kurgusu
abstract | view |  rights & permissions
Foucault's philosophy is often divided into three periods: the archeological period of the 1960's, the geneological period of the 1970's, and the ethical period of the 1980's. Considering the subjects Foucault worked on, the methods he employed, and the nature of his analyses in the 1960's, 1970's, and 1980's, it seems prima facie that there is a considerable difference between the different periods of Foucault's career. Nevertheless, Fooucault claims that he has been working on the same subject, that is, the construction of subjective experience, throughout most of his career. The aim of this paper is to question, via the presentation of two sexual case studies taken from the history of psychiatry, what kind of portrait of Foucault has painted if we take him by his word. These studies will also help us ask how we can give an account of the construction of sexual experience from the perspective of Foucault the archaeologist, the genealogist, and at the same time, the ethicist.
3. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 3
Raşit Çelik Adalet Ölçütü Olarak İki Önemli Yaklaşım: Birincil Değerler ve Kabiliyetler
abstract | view |  rights & permissions
Adaletin ölçütü konusu çağdaş siyaset felsefesi içerisinde önemli bir yer tutar. John Rawls’un birincil değerler anlayışı ve Amartya Sen’in kabiliyetler yaklaşımı adaletin ölçütüne dair önemli bakış açıları sunmuştur. Sen’in oluşturduğu ve Martha Nussbaum’un geliştirdiği kabiliyetler yaklaşımı, Rawls’un tanımladığı birincil değerlere karşı önemli eleştiriler ortaya koyar. Bu çalışmada, bu iki önemli yaklaşımın karşıt görüşleri ve karşılıklı eleştirilerinin ötesinde, birbirlerini tamamlayıcı yanları vurgulanmaktadır. Kabiliyetler yaklaşımının, Rawls’un siyasi liberal teorisinde belirttiği örtüşen konsensüse ulaşmada önemli etkiler oluşturabileceği savunulmaktadır. Metric of justice is an important issue in contemporary political philosophy. John Rawls’s notion of primary goods and Amartya Sen’s capabilities approach have provided some important perspectives on the metric of justice. As developed by Sen and advanced by Martha Nussbaum, capabilities approach has offered a serious criticism about Rawls’s primary goods. This study, however, places an emphasis upon the complementary aspects of these two perspectives on the metric of justice, rather than their opposing ideas and criticisms against one another. It is also argued that capabilities approach may have significant effects on the way of arriving to an overlapping consensus as described in Rawls’s politically liberal theory.
4. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Kubilay Hoşgör Algı Problemi Üzerine
abstract | view |  rights & permissions
Algı ve kavramlar arasındaki ilişki problemi bize Kantçı felsefenin mirasıdır. Burada nesne adını alan şey, zihnin sentetik birlik fonksiyonu yoluyla ortaya çıkmaktadır. Peki, bu algıda verilene kavramsal olanın eklenmesi işlemi zihnin biricik fonksiyonu olabilir mi? Eğer öyle olsaydı algı veya duyum ile kavramlar arasındaki ilişkiyi açıklamak pek güç olacaktı. Çünkü bu durumda dışsal-duyusal ile içsel-kavramsal olan arasındaki ilişki ancak bir üçüncü bağlantı aracılığıyla açıklanabilir. Oysa zihnin kavramsal-teorik fonksiyonu dışında daha başka fonksiyonları da vardır. Yani algı yalnızca nesnenin algısı olarak sınırlandırılamaz. Kavramlar algıdan tamamen farklı olmak şöyle dursun, aksine algının kendisi de bir zihinsel süreçtir. Bir başka deyişle Kant’a göre kavramlar aprioridir. Ben de bu görüşe katılıyorum ama burada asıl problem kavramların nasıl apriori oldukları ve duyumun onların içine nasıl girmekte olduğudur. Bu soru yanıtlandığında algı ile kavramlar arasındaki ilişkinin de aydınlanacağına inanıyorum. Ve bu soru algının daha arkaik fonksiyonları incelenerek yanıtlanabilir. Bu bakımdan burada ifade fonksiyonunu algı-kavram ilişkisi açısından ele alıyorum. Ben bu metinde yukarıdaki görüşü, Ernst Cassirer’in -bir tür ‘fonksiyonalizm’ olarak tanımlanan-zihin felsefesi açısından inceliyorum. The problem of relationship between perception and concepts is known with Kantian heritage. Here, what is called object, emerged in the way of the function of synthetical unity of the mind. Then our question becomes could the operation of adding the conceptual to the given in perception be the only function of mind? If it were so, (giving the explanation of) explaining the relationship between perception and concepts would hardly be possible. Since in this case a third causal function should be required to construct the relationship between external-sensorial and internal-conceptual. Thus, this requirement could only mean that mind is a conceptual apparatus. However, (mind has many other functions alongside the conceptual-theoretical function) conceptual-theoretical function is not the only function that mind does have. That is, perception could not only be limited as the perception of the object. Concept as a mental process is not different from perception; rather perception itself is a mental process too. According to Kant concepts are a priori and I agree with this view. Yet, here the point is to decide how concepts are a priori and how sensation affects concepts. Once this question is answered, (it could be possible to throw light to) the relationship between concepts and sensation could be illuminated. This problem also could be solved by investigating the more archaic functions of perception. In this context I am taking into consideration expressive-function in terms of the relationship between perception and concept.In this paper, I will address the above mentioned view in terms of Ernst Cassirer’s philosophy of mind which I define (this) as a kind of ‘functionalism.’
5. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ralf Stoecker, Büşra Çakıl İnsan Onuru ve Rencide Paradoksu
6. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ferhat Onur Horkheimer’da Akıl
abstract | view |  rights & permissions
Frankfurt Okulu’nun sembol isimlerinden biri olan ve eleştirel kuramın temellerini atarak kuramsal çerçevesini belirleyen Horkheimer’ın sosyal felsefesinde akıl kavramı merkezi bir öneme sahiptir.Zira o, Batı dünyasında gördüğü sosyal ve kültürel kötüye gidişi nihayetinde aklın dejenerasyonuna bağlamaktadır. Bu çalışmada rasyonel bir sosyal düzenin imkânını araştıran Horkheimer’ın öznel ve nesnel akıl ayrımına dayalı akıl anlayışı doğruluk problemiyle ilişkilendirilerek ele alınmış ve diyalektiğin bu iki akıl tasavvurunun uzlaştırılmasındaki rolü tartışılmıştır.The concept of reason has a central importance in the social philosophy of Max Horkheimer, one of the leading representatives of Frankfurt School and who laid the foundation for critical theory and defined its theoretical framework. He ultimately attached social and cultural deterioration which he sees in the Western world to the degeneration of reason. In this study, Horkheimer’s understanding of reason, which is based on the distinction between subjective and objective reason, is examined by associating it with the problem of truth and dialectic’s role is discussed in reconciliation of these two ideas of reason.
7. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Funda Neslioğlu Serin İnancın Deneyimsel Olanaklılığı
abstract | view |  rights & permissions
Bu çalışmada, bir yandan bilgiye yol açması bağlamında deneyimin inanca kaynak oluşturması, öte yandan insan edimlerine yol açması bağlamında inancın deneyimlenmesine olanak oluşturması nedeniyle inanç-deneyim ilişkisi irdelenecektir. İnanç-deneyim ilişkisinin olanaklılığı ve bu ilişkinin kuşkulu doğası, Davidson ve Wittgenstein gibi iki önde gelen çözümleyici filozofun konuyla ilgili açıklamaları dikkate alınarak araştırılmaktadır.Yazının ana savını şu temel fikir oluşturmaktadır: Sanılanın aksine, ne deneyimler inanç için sağlam ve kesin bir temel oluştururlar ne de deneyimler bilinmek için inançlara gereksinim duyarlar. In this paper, the relationship between belief and experience will be investigated because on the one hand, experience creates a source for beliefs which leads knowledge and on the other hand it makes the experience possible, which leads human actions. Considering the analysis of two prominent analytic philosophers Davidson and Wittgenstein, the relationship of belief and experience, and the questionable nature of this relationship will be studied. The basic claim of this paper consists of the following primary idea: Contrary to what is believed, neither experiences form a firm and certain basis for beliefs, nor experiences are in need of beliefs to be known.
8. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ömer Faik Anli Wallerstein’ın Tezlerine Yanıt Olarak Eleştirel Rasyonalite Temelli Sosyal Bilimler Modeli: Sosyal Bilimlerin Krizi ve Çok-Paradigmalılık Bağlamında Karl Popper
abstract | view |  rights & permissions
Wallerstein’a göre, doğa bilimleri, sosyal bilimler ve beşeri disiplinler arasındaki üçlü bölünme artık eskiden olduğu gibi kendiliğinden açık görünmemektedir. Bu duruma bağlı olarak, artık geçmişte bırakıldığı düşünülen bazı kökensel epistemolojik tartışmalar yeniden açığa çıkmaktadır. Fakat bu tartışmalar bu kez saf kuramsal ‘münazaralar’ değillerdir. Bilgi kuramcıları, epistemolojik tartışmaları çözmeye başladıklarında, kurumsal olarak da ne yapılması gerektiğine karar vermek zorundadırlar. Wallerstein için, en acil sorun sosyal bilimlerin kendi kurumsal ve örgütsel yapısına ilişkindir. Bunun da ötesinde, “disiplinler-arasılık” bu sorunun yanıtı değildir. Bu epistemolojik tartışmanın en önemli sonucu, sosyal bilimlere “çok-paradigmalılık” üzerinden yapılan çağrıdır. Bu kavram altında açığa çıkan soru, sosyal bilimlerde bilim ana fikrini kaybetmeden nasıl olup da paradigmatik çoğulluğun sağlanabileceğidir. Diğer taraftan, çok-paradigmalı bilim ancak kurumsal olduğu denli kuramsal olarak da meşrulaştırılabilirse geliştirilebilir. Pozitivist yaklaşımın sınırlılığı bu tür soruların yanıtlanabilmesi için yetersizdir. Epistemolojik post-modern kuşkuculuk ise bazen pozitivist yaklaşımların sınırları konusunda, en az kendisi kadar eleştirel olan başka perspektiflerin mahkûm edilmesine neden olan, körükörüne bir teori düşmanlığına yol açabilmektedir. Çözüm, çok-paradigmalılık kavramını aynı anda mevcut bilgi kuramları arasında ve onların ötesinde tartışmayı, diyalog ve karşılıklı değişim için yeni yollar açmayı içermektedir. Poppercı yaklaşım bu kuramlardan biridir. Bu çalışmanın amacı Wallerstein’ın sosyal bilimlerin yenilenmiş, genişletilmiş ve anlamlı bir biçimde çoğullaştırılmış bir evrenselliği araştırmak için tüm paradigmaları incelemek ve öğretmek için açık olması gerektiği düşüncesi temelinde Poppercı yaklaşımı çözümlemektir. According to Wallerstein, the tripartite division between the natural sciences, the social sciences, and the humanities is no longer as self-evident as it once seemed. Therefore, some of the original epistemological debates which is now thought to have been left in the past arise again. But this time these debates are not purely theoretical discussions. When epistemologists begin to resolve the epistemological debates, they are in need of deciding what to do organizationally. For Wallerstein, the most immediate question is related to the organizational structure of the social sciences themselves. What is more, ‘interdisciplinarity’ is not an answer to this question. The most significant consequence of this epistemological debate has been the call for social science that is based on the concept of ‘multiple-paradigm’. The question that comes to the light under this concept is how to take seriously a plurality of paradigms in social science without losing the main idea of the science. On the other hand, a multi-paradigmatic science will only thrive if it is legitimated as much it is legitimated as organizationally. The limitedness of the positivist approach is an obstacle to answering this kind of questions. As for the epistemological postmodern scepticism, it sometimes leads to an antagonism of theory which condemns the other perspectives equally critical of the limitedness of the positivist approach. The solution seems to involve arguing the concept of multiple-paradigm within the existing theories of knowledge while simultaneously establishing new avenues for dialogue and exchange between and beyond the existing theories. Popperian approach is one of these theories, and this article’s aim is to analyse it on the base of Wallerstein’s idea that the social sciences should embrace a very wide opening to research and teach on all paradigms in the search for renewed, expanded, and meaningful pluralistic universalism.
9. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Emrah Günok Heidegger Felsefesinde Zamansallığın Göstereni Olarak Sıkıntı Kavramı
abstract | view |  rights & permissions
Varlık ve Zaman boyunca Heidegger’in ana hedeflerinden biri de, içinde varlığın açımlandığı ufuk olan zamanın insanın özüne ait olduğunu göstermeye çalışmak olmuştur. Filozofun baş yapıtından iki yıl sonra yayınlanan Metafiziğin Temel Kavramları başlıklı metinde ise bu ana izlek, sıkıntı ve dünya kavramlarının tartışılması üzerinden devam ettirilir. Bu yazının ana temasını meydana getirecek olan derin sıkıntı mefhumu, Varlık ve Zaman’da öne çıkan kaygı fenomeninin muadili olarak tasavvur edilebilir. Özü varoluşundan ibaret varolan olarak Dasein, sabit bir ontolojik zeminden yoksun oluşuna sıkıntı duyarak yanıt verir. Nesnesinin giderek belirsizleşmesi ölçüsünde derinlik kazandığı söylenebilecek üç tip sıkıntıdan bahsedilebilir. Söz konusu sıkıntı tiplerinin incelenmesi, dünyanın Dasein’a belli bir haletiruhiye üzerinden topyekûn verililiğine atıf yapan bulunuş kavramsallaştırmasını daha iyi kavramamıza olanak sağlayacaktır. Günümüz insanın temel haletiruhiyesi ise sıkıntı karşısında duyulan sıkıntı olarak tarif edilebilir. Kendi varlığının derin hakikatini açığa vurma potansiyeli taşıyan sıkıntıyı psikolojik bir rahatsızlık derekesine indirgeyip tedavi etmeye çalışmak, insanın kendi kendisinden kaçmaya ne denli yatkın olduğunun en iyi göstergelerinden biridir.One of the main targets of Heidegger throughout Being and Time is to try to make manifest the fact that time, which is the horizon in which being reveals itself, belongs to the very essence of human beings. In Fundamental Concepts of Metaphysics, which was published in the following two years after the publication of his magnum opus, this same theme is retained by means of the examination concerning the concepts of boredom and world. The notion of deep boredom, which will be the main theme of this paper, can be thought of as the equivalent of the phenomenon of anxiety that comes forward in Being and Time. Dasein, whose essence is its existence, responds its lack of an ontological ground by means of boredom. Three types of boredom can be considered, which can hierarchicly be put in order according to their depths; which, in its turn, increases as the object becomes more and more obscure. An examination of these three provides us with a clearer understanding of the conception of attunement, which refers to the total givenness of the world to Dasein by means of a mood. The basic mood of the contemporary man can be conceived as boredom in the face of deep boredom. Relegating deep boredom, which is apt to make manifest the deep ontological truth of his being, to the level of a psychological desease , man proves himself to be the being who is prone to evade in the face of himself.
10. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Burcu Şentürk Marksist Kurama Bir Katkı: Lukacs’ın İdeoloji Kavramsallaştırması
abstract | view |  rights & permissions
Aynı zamanda bir edebiyat kuramcısı ve edebiyat eleştirmeni de olan Macar filozof Georg Lukacs, Marksist felsefe ve teorinin gelişiminde büyük etkisi olan düşünürler arasında gösterilir. Marksist sınıf teorisinin bilinç ile ilişkisi üzerine çalışan Lukacs, özellikle ideoloji kavramına getirdiği yeni bir bakış ile bu teoriye katkı yapmıştır. Bu makalenin temel amacı Georg Lukacs’ın metateorik duruşuna odaklanarak onun ideoloji kavramını çalışma biçimini anlamak ve açıklamaktır. Bu anlamda Lukacs’ın 20. yy. Marksizmindeki özel yerine ve bu felsefeye yaptığı katkılara dair sorular sorulacaktır. Bu sorular cevaplanırken ise bilinç, özne-nesne ilişkisi ve toplumsal sınıflar Lukacs’ın ideoloji teorisinin açıklamasına katkı sunan temel kavramlar olarak ele alınacaktır.A Hungarian philosopher, a literature historian and critic, Lukacs was one of the prominent philosophers influencing the direction of Marxist philosophy and theory. He contributed to this theory by studying on relation between Marxist class theory and conscious and particularly by developing the category of ideology. This main aim of this article is to understand and explore the way that the category of ideology was studied by Georgy Lukacs while focusing on his metatheoretical standpoint. In this sense, the questions on particular place of Lukacs in the Marxism of the twentieth century and his contribution to this philosophy will be asked. Conscious, subject-object relation, social classes will be taken as the key concepts contributing to exploration of Lukacs’ theory of ideology in responses to the questions.
11. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Emrah Akdeniz Heidegger’de Metafizik Eleştirisi olarak Sanat Yapıtı
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalede Heidegger’in metafizik düşünce geleneğine ilişkin eleştirisi, onun sanat yapıtı üzerine yorumları bağlamında tartışmaya açılıyor. Batı metafizik düşüncesinin varolanların Varlığını düşünülemez kılarak, Varlığın hakikatinin üzerini nasıl örttüğünün anlaşılabilmesi için Heidegger’in kadim Yunandaki sanat yapıtına döndüğünü ve batı metafizik geleneğini aşabilmek için sanat aracılığıyla bu dönemin Varlık anlayışını ortaya koyduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Böylece makale Heidegger’in sanat yapıtını otantik anlamda nasıl ele aldığını vurgulamak suretiyle Varlığın anlamının da nasıl anlaşılması gerektiğini göstermeye çalışacaktır.In this paper, Heidegger’s criticism of the tradition of metaphysical thinking is opened to discussion in the context of his interpretation of the work of art. In order to understand how Western metaphysical thought conceals the truth of Being by rendering unthinkable the Being of the beings, this paper will attempt to show that Heidegger turns to ancient Greek art and elaborates the ancient Greek understanding of Being through the art of the period in order to transcend the western metaphysical tradition. This paper will also attempt to show how the meaning of Being must be understood by emphasizing how Heidegger treats the work of art in its authentic meaning.
12. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Umut Morkoç Geç Dönem Wittgenstein Felsefesinde Gramer Kavramı ve Dilin Otonomisi
abstract | view |  rights & permissions
Wittgenstein felsefesinin merkezi temasını anlam kavramı oluşturur. Tractatus Logico-Philosophicus’ta anlamı dil dışı bir gerçeklikten hareketle tanımlayan Wittgenstein, felsefesinin geç döneminde anlamı dilin kullanımıyla tanımlar. Wittgenstein’ın, “‘anlam nedir?’ sorusunun yeryüzüne inmesi” olarak tanımladığı bu geçiş temel olarak, gramer kavramına dayanmaktadır. Dilin otonomisi, bu dönüşümün önemli bir sonucudur. Bu çalışmada, Wittgenstein’ın gramer kavramı ve bu kavramın bir sonucu olarak dilin otonomisi kavrayışı açık kılınmaya çalışılacaktır. Bunun için öncelikle gramer kavramının Wittgenstein’ın geç dönem felsefesindeki işlevi belirlenecek daha sonra buradan hareketle dilin otonomisinin ne anlama geldiği açıklanacaktır.The concept of ‘meaning’ constitutes the central theme of Wittgenstein’s philosophy. Wittgenstein, who characterizes meaning on the basis of an extra-linguistic reality in Tractatus Logico-Philosophicus, in the later period of his philosophy, characterizes meaning by use. This transition, which Wittgenstein calls “bring the question ‘what is meaning’ down to earth”, rests on his concept of grammar. Autonomy of language is an important consequence of this transition. In this paper Wittgenstein’s conception of grammar and autonomy of language which results from this conception will be explicated. To this end first the role of the concept of grammar in Wittgenstein’s philosophy will be clarified and then on the basis of this what is meant by the autonomy of language will be explained.
13. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Senem Kurtar Bilgi, Eğitim ve Sorgulamanın Açıklığında Modern Üniversiteleri (Yeniden) Düşünmek
abstract | view |  rights & permissions
Modern üniversitelerin kendi önemi ve zorunluluğunu kanıtlaması kapitalist ve pazar ekonomisi odaklı çağdaş dünyanın temel gerekirliğidir. Heidegger’in ünlü rektörlük konuşmasında açıkça öne sürdüğü bu sorun öncelikle bilgi, eğitim ve düşünme arasındaki ilişkinin ivedilikle çözümlenmesiyle ilgilidir. Böyle bir ilişki bunlardan her birini daima bir aporia olarak görünür kılar. Bu nedenle, böyle bir ilişkinin kaynağı yalnızca Batı Metafiziği olarak tanınan felsefi düşünme geleneğinde aranmalıdır. Burada temel sorun: Günümüz koşulları bakımından felsefeyi nasıl anlayabiliriz ve eğitimin önemini felsefenin sınırlarında nasıl belirleyebiliriz? Felsefe ve eğitim arasındaki ilişkiye dair köktenci bir açımlama yapabilmek ve bu ilişkiyi cesurca sorgulayabilmek adına bu soru ivedidir. Bu bağlamda baktığımızda şöyle bir gerçekle karşılaşmaktayız: Felsefi gelenek ve onun metafizik tarihi ussal ve dolayısıyla söz-phallus-merkezli bir karakter taşır. Ancak diğer yandan, bugün yapıldığı gibi felsefeyi bir dünya görüşü olarak anlamak da doğru değildir. Bu nedenledir ki hem Heidegger hem de Derrida metafiziği köktenci bir biçimde sonlandırmak, parçalara ayırmak ve dağıtarak açığa çıkarmayı vurgular. Böylelikle, bilgi, eğitim ve düşünme üçlüsünün bağı metafizik gelenekten yükselecektir. Burada en önemlisi bilginin düşünmenin yerine geçmesidir. Artık bilgi önceliklidir. Düşünme yalnızca ona hizmet eder. Bunun sonucu olarak, üniversite bugün bilgiyle tanımlanmaktadır. Başka bir deyişle, sorgulama üniversiteleri terk etmiştir. Bu konuyu çözümlemek ve de açıkça ortaya koymak adına Heidegger modern üniversitelerin kendi önemi ve ontolojik zorunluluğunu kanıtlaması konusunda ısrarcıdır. Derrida ise felsefi düşünmenin ve felsefe yapma hakkının üniversitelerdeki ve genel olarak tüm diğer eğitim kurumlarındaki değerini şiddetle savunur.Self-assertion of the modern universities is the essential requirement of the capitalist and market economy based contemporary world. This problem that is claimed clearly in Heidegger’s famous rector speech is primarily concerned with analyzing urgently the relationship between knowledge, education, and thinking. Such a relationship always opens each of them as an aporia. Then the source of it should only be sought in the philosophical tradition of thinking known as Western metaphysics. Here’s the basic problem: In respect of the present conditions how can we understand philosophy and then how can we determine the importance of education in terms of philosophy? This is an urgent question for questioning courageously and making a radical explanation on the relationship between philosophy and education. We are faced with the fact that we look at in this context that the philosophical tradition and its metaphysical history has a rational and so logo-phallo-centrical character. But on the other hand, as is done today to understand philosophy as simply a worldview is not true also. That’s why, both Heidegger and Derrida stressed the need to dissolve, dissect, or disperse metaphysics radically. Therefore, knowledge, education and thinking triple bond may arise in the metaphysical tradition. It is important here that the knowledge is replaced by thinking. Now knowledge has been a priority. Thinking is only to serve it. As a result of that, today university is defined only with knowledge. In other words, questioning was abandoned the university. To ressolve and clearly reveal this issue Heidegger insists on the ontological necessity of the self-assertion of the modern universities. On the other hand, Derrida vehemently claims that the value of philosophical thinking and right to philosophy in universities and all other educational institutions in general.
14. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Özlem Derin Kırılmanın Sessizliği ve Şimdi(siz)lik
abstract | view |  rights & permissions
Metin cennetten düşme sahnelemesinden itibaren insanın başkaldırma iradesini barındırdığı meselesi ile başlamaktadır. Devamında bu durumun insana özsel olduğu ve kendisini her an gösterebildiği, hatta göstermesi gerektiği ortaya konmaktadır. Bu, tam anlamıyla kronolojik zamanı kesintiye uğratan bir yaklaşımdır ve Benjaminci anlamda Mesiyanik’tir. Bu Mesiyanik kırılma, metnin devamında Nietzsche’nin bengi dönüşü ile bağdaştırılmış, Blanchot ve Derrida’nın zamana bakışları ile işlenecektir. Son olarak zamanda kırılma yaratma durumunun aktörel bir tutum olduğundan bahsedilerek bu durum sinemadaki “kesme” süreci ile açıklanacaktır. Bu noktada amaç, insanın başkaldırma durumunun aslında onda her zaman bulunan ve aktörel bir tutumla açığa çıkması beklenen bir yapı olduğunu sunmaktır.Text is beginning with the problem of human will of rebellion, which is having from the fall from heaven on. This exactly is an approach which makes interruption on chronologic time and which is Messianic on the sense of Benjamin. This Messianic interruption, on the hereafter of text was reconciled with Nietzschean eternal return, processed with the time view of Blanchot and Derrida. Finally with mentioning of creating temporal interruption is the ethical manner, this condition will be explained with the “cutting” process on cinema. At this point, the aim is presenting of the human’s rebellion condition’s is actually always presented on him and is the structure which waiting to be come to present with ethical manner.
15. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 3
Adnan Akan Alain Badiou: Çağdaş Zamanlarda Felsefe ve İmkânı
abstract | view |  rights & permissions
Çağdaş dönemin dikkat çekici Fransız filozoflarından olan Alain Badiou, felsefeyi ve onun temeli olan hakikat fikrini her türlü son iddiasına karşı muhafaza etmeye çalışır. Bu muhafaza, ne tutucu bir tavır ne de felsefe tarihine yönelik bir nostalji değildir. Felsefenin dört temel koşulu ve içinde bulunulan çağ dikkate alınarak gerçekleştirilen bir muhafazadır. Badiou, çağın sosyo-kültürel, ekonomi-politik sorunlarının yanı sıra felsefenin içinde bulunduğu krizle hesaplaşabilecek bir felsefi tavır sunmaya çalışır. Dolayısıyla felsefenin ne olması gerektiğinin belirlenmesi çağın çeşitli felsefi eğilimleriyle veya felsefeye dair yaklaşımlarıyla hesaplaşılmasını gerektirmiştir. Bu gereklilik Badiou’yu felsefenin tanımını, gayesini, arzusunu ve koşullarını açıklamaya taşır. Nihayetinde Badiou’da felsefe, Nietzsche, Heidegger ve Wittgenstein’ın etkisi altındaki çağdaş sofizme karşı çağdaş Platonculuk’tur.Alain Badiou who one of the remarkable French philosopher of contemporary period is tries to maintain philosophy and its basis is the idea of truth against the every claim of last. This preservation is nor a conservative attitude or not a nostalgia for the history of philosophy. It is realized by take into consideration the four basic condition of philosophy and in the current era. Badiou is trying to submit a philosophical attitude that it will be able to deal with the crisis of philosophy as well as socio-cultural, economic and political problems of era. Consequently determination of what philosophy should be is required to struggle with the philosophy trends of era and approaches to philosophy. This requirement is lead Badiou to explain to definition, purpose, conditions of philosophy and desire for philosophy. As a result the philosopy of Badiou is contemporary Platonism opposite to contemporary sofism which under the influence of Nietzsche, Heidegger and Wittgenstein.
16. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Aret Karademir Liberal Çokkültürcülük: (Çok)Ulusalcı Liberalizm ve Azınlık-içindeki-Azınlıklar Sorunsalı
abstract | view |  rights & permissions
Özet: 20. yüzyılın son çeyreğinde, çıkış noktasını mensubu olduğu kültüre, ulusa veya devlete karşı korunması için bireysel haklarla donatılmış ve içerisinde yetiştiği kültürü rasyonel yetileri ile değerlendirip terk edebilme gücüne sahip “birey” anlayışında bulan “bireyci” liberalizmin içerisinden, bireylerin “kültürel” varlıklar olduklarını, bireysel özgürlüğün “kültürlerin korunması” olmaksızın icra edilemeyeceğini, bunun için de “kültürel azınlık hakları”nın liberalizmin olmazsa olmazı olduğunu savunan “liberal çokkültürcülük” doğmuştur. Bu yazıda, liberal çokkültürcülüğün en önemli versiyonlarından biri olan “(çok)ulusalcı liberalizm” incelenecek ve onun kadınlardan, LGBTİ bireylerinden ve dini veya mezhepsel muhaliflerden oluşan “azınlık-içindeki-azınlık” gruplarının ortaya çıkardığı çoğulculuğu kapsayacak teorik araçlar geliştiremediği; bu yüzden de yeterince çoğulcu olmadığı iddia edilecektir.In the last quarter of the 20th century, liberal multiculturalism was born out of individualistic liberalism. Whereas the latter takes as its starting point the individual, who is supposed to be protected against the intrusions of his/her culture, nation, or state via individual rights, and who is capable of leaving the cultural heritage s/he was raised into; the former takes human beings as cultural entities, and defends that individual freedom cannot be performed without the protection of culture and that cultural minority rights are the sine qua non for liberalism. In this essay, I will examine one of the most important versions of liberal multiculturalism, namely (multi)national liberalism, and argue that it is not pluralistic enough due to the fact that it has not created the necessary tools to accommodate the sort of pluralism that is formed out of minorities-within-minorities.
17. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Ezgi Polat, Zehragül Aşkin Ölüm Kavramının Heidegger ve Sartre Felsefesindeki Yeri
abstract | view |  rights & permissions
Ölüm kavramı, felsefe tarihinin temel sorunsal kavramlarından biri olarak karşımıza çıkmakla birlikte ontolojik ve varoluşsal içerimine Heidegger ve Sartre’da ulaşmıştır. Heidegger, ölüm fenomenini Dasein’ın varoluşunu belirleyen ve yaşama anlam veren bir olanak olarak konumlandırmıştır. Sartre’da ise söz konusu kavram, Heidegger’den farklı olarak yaşamı değerden düşüren, insanda bulantı ve kaygı uyandıran absürt bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.The concept of death, although appears as one of the fundemental problematic concepts of the history of philosophy, attained its ontological and existential content in Heidegger and Sartre. Heidegger positioned the phenomenon of death as a possibility that determines the existence of Dasein, and gives meaning to life. Unlike in Heidegger, in Sartre we confront with the concept at stake, as an absurd fact which evokes nausea and anxiety in the human being.
18. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Hasan Bahadır Türk Potansiyeli Tahayyül Etmek: Agamben’in Bartleby'si
abstract | view |  rights & permissions
Bu makalenin amacı Giorgio Agamben’in, Herman Melville tarafından yazılmış bir metin olan, Bartleby okumasını tartışmaktır. Bunu yaparken, Aristoteles’in potansiyel kavramına dair tartışması teorik kalkış noktası olacaktır. Bu eksenden hareketle makale Agamben’in Aristoteles’in potansiyel kavramına yaklaşımını nasıl açıkladığına ışık tutmaya çalışacaktır. Makalenin ana argümanı; Agamben’in Bartleby’sinin, Aristoteles’in edimselin potansiyele olan önceliğine vurgu yapan perspektifini ters yüz ettiğidir.The aim of this article is to discuss Giorgio Agamben’s reading of Bartleby, a text written by Herman Melville. In so doing, Aristotle’s debate concerning the concept of potentiality will be a theoretical point of departure. Moving from this axis, the article will attempt to shed light upon how Agamben explicates Aristotelian approach to the concept of potentiality. The major argument of the article is that Agamben’s Bartleby inverts Aristotle’s perspective that puts an emphasis on the priority of actuality over potentiality.
19. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Derviş Atahan, Zehragül Aşkin Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı İlişkisi
abstract | view |  rights & permissions
Gizlenmemişlik üzerine ontolojik ve epistemolojik bir farkındalığa karşılık gelen aletheia, Platon ve Heidegger›in düşünce dizgesinde temel bir konuma sahiptir. Her iki düşünür de kavramın yalnızca kökenine ve olanağına ilişkin bir inceleme yapmakla kalmamış aynı zamanda kavramın sanat yapıtı ile olan ilişkisinde açığa çıkan varoluş biçimlerinin kökensel değerine ilişkin bir sorgulama gerçekleştirmişlerdir. Biliş ve varoluş arasındaki ilinti, kendisinden hakikatin bilinebileceği varoluş biçimleri zemininde değerlendirildiğinde Platon için insanın akıl ve beden kapasitesinin kendi ontik ve epistemolojik varlığıyla doğrudan ilişkilendirildiği hiyerarşik bir onto-pistemolojik kavrayışa; Heidegger için ise ontik olanın, yalnızca ontik olan olması yeterliliğinde bilmeye kapı araladığı ve bu sayede de sanat yapıtı varoluşu dahil her bir varoluşun bilme edimiyle ilişkilendirilebildiği bir kavrayışa çıkmaktadır.The concept of Aletheia which corresponds to an epistemological and ontological awareness over about the disclosedness, occupies fundemental places in the thought-systems of both Heidegger and Plato. Either of the philosophers have not only made an examination on the origin and the possibility of this concept; but they have also made an inquiry on the original value of its existence-forms, which are revealed in the relationship of the concept with the work of art. The relation between cognition and existence is a hierarchical onto-epistemological conception of Plato, where the human mind and body capacity is directly related to its ontic and epistemological existence when evaluated in the context of the forms of existence that it can know the truth from; for Heidegger, the ontic opens a door to knowing that because it merely an ontic is, and in this way comes an understanding that every existence, including the existence of the artwork, can be associated with the act of knowing.
20. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Pınar Türkmen Birlik John Locke’ta Sözcüklerin Kurulumundan Toplumun Kurulumuna Uzlaşım Unsurunun Rolü
abstract | view |  rights & permissions
Locke’un dile ilişkin düşüncelerinin en ayırt edici yönü uzlaşımsallıktır. Locke’un dil anlayışında sözcükler ile ideler arasındaki bağlantının bir parçası olarak ortaya çıkan uzlaşımsallık unsuru, Locke’un sağın bilgiye erişmedeki amacında ilk elde her ne kadar dildeki bir yetersizlik olarak ortaya konmuş da olsa, gerek yine de bu imkana yaklaşmayı sağlayacak tek unsur olarak düşünülmesi, gerekse de iletişimin imkanını sağlamasıyla ön plana çıkmaktadır. Öyle ki, Locke’ta hakikat olsun, bilgi olsun, anlam olsun gerçek varoluşun bir iz düşümünü veren gösterilenlerde bulunduğu kadar, iletişimin birliğinde ve temelde de bu birliği kuran uzlaşımsallığın kendisinde bulunmaktadır. Dilin bu uzlaşımsal karakteri hiç şüphe yok ki, bizi dilin toplumsal yönünü ele almaya iten en önemli unsurdur da. Dolayısıyla onun dil anlayışındaki uzlaşım unsuruna ayrıca toplumla ilgili düşüncelerini de gözetecek bütünleyici bir bakış açısıyla da bakmak gerekir. Öte yandan dilin hem dünyayı, hem de içinde yaşadığımız toplumu kavrama ve tasarlama şekli ile yakından ilişkili olduğu da gözetildiğinde, Locke’un dili uzlaşım temelinde düzenleyerek sözcüklerin yanlış ve yanıltıcı soyut genelliğinden kurtulup ‘sağın bilgiye’ ulaşmak suretiyle ideal bir topluma ulaşmak istediği de varsayılabilir. Bu bakımdan çalışmamız bütünleyici bir bakış açısıyla, Locke’un hem sözcüklerin kurulumunda, hem de dil dolayımıyla toplumun kurulumunda “uzlaşım” unsuruna yüklemiş olduğu rolü ve sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.The most distinguishing aspect of Locke’s thoughts pertaining to language is conventionalism. In Locke’s understanding of language, the factor of conventionalism emerging as a part of connection between words and ideas comes into prominence both through its being considered as the only element to ensure approaching this possibility and through its providing the possibility of communication although it has been presented as an insufficiency in language at once in his aim to obtain exact knowledge. So much so that, in Locke be it truth, be it knowledge or be it meaning, these exist in the unity of communication and in the conventionalism itself that essentially establish this unity as well as that they exist in those demonstrated which provide the projection of actual existence. This conventional characteristic of language, for sure, in the most significant element that leads us to deal with the social aspect of language. Thus, it is necessary to analyze the factor of conventionalism in his understanding of language from an integrative perspective that will take into account his thoughts regarding the society as well. On the other hand, when it is considered that language is closely related to both the world and the way it conceives and designs the society in which we live, it can be assumed that Locke, by organizing the language on the basis of conventionalism, wanted to reach an ideal society through getting rid of the words’ erroneous and deceptive abstract generality and obtaining exact knowledge. From this point of view, our study aims to reveal with an integrative perspective the role which Locke assigned to the factor of “conventionalism” both in organization of the words and in organization of the society thanks to mediation.