Narrow search


By category:

By publication type:

By language:

By journals:

By document type:


Displaying: 1-20 of 47 documents

0.1 sec

1. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 1 > Issue: 1
Nihal Petek Boyacı Platon’un İdeal Toplum Modelinde Köleler/Kölelik
abstract | view |  rights & permissions
Bu çalışmada Platon’un Politeia ve Nomoi diyalogları göz önünde bulundurularak, düşünürün ideal toplum yapısı içinde kölelere/köleliğe vermiş olduğu yer açıklığa kavuşturulmaya çalışılacaktır. Düşünür Politeia diyaloğunda kölelerden neredeyse hiç bahsetmezken, Nomoi’da onlarla ilgili önemli düzenlemeler yapmaktadır. Bu açıklama, (Politeia’da en iyi polis olarak anlatılan) kallipolis’te kölelerin/köleliğin var olmadığını gösterirken, ikinci en iyi polisi anlatan Nomoi’da kölelere/köleliğetoplumda yer verdiğini ve böylece geleneksel anlayışı sürdürdüğüne işaret eder. Bu makalede de Platon’un bu iki diyaloğu da göz önünde bulundurularak, onun toplum anlayışı içinde kölelere/köleliğe yer verip vermediği, yer veriyorsa kölelerin kallipolis içinde hangi sınıfta konumlandırdığı sorgulanacaktır. Bir başka deyişle, Nomoi diyaloğunda kölelere ilişkin dile getirilen açıklamalardan ve Politeia’da satır aralarındaki kölelere ilişkin bazı söylemlerden yola çıkılarak kallipoliste kölelerin var olup, varsa da ideal poliste ne şekilde yer alabilecekleri, ontolojik olarak hangi sınıfa dahil edilebilecekleri incelenecektir.In this article, considering the dialogues called Politeia and Nomoi, Plato’s idea on the position of slaves/slavery in the ideal society will be clarified. While the thinker mentions hardly any argument on slaves in the Politeia; he makes significant arrangements about them in the Nomoi. This explanation indicates that he gives the slaves a position in the society in Nomoi which dialogue is about the second best polis and in this way he maintains the traditional idea of slavery, while in the kallipolis (which is mentioned as the best polis in the Politeia) there is no slaves/slavery. In this research, considering the Plato’s these two dialogues, it will be argued that whether he gives a room the slaves/slavery in his concept of society or not; if so, which class in the kallipolis slaves are positioned. In other words, on the basis of the explanation about the slaves in Nomoi and of the some statements about the slaves between the lines in the Politeia, it will be examined that if the slaves have some positions in the kallipolis or not; if so, how they can appear in the ideal polis and which class they are included ontologically.
2. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 1 > Issue: 1
Ahmet İnam Ahlâk ve İçtenlik
3. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 1 > Issue: 1
Senem Önal Kartezyen Özne ve Kantçı Öznenin Heidegger’de Anlamı: Dünyasallık
abstract | view |  rights & permissions
Heidegger’e göre varlık, var-olmakla anlaşılabilendir. Var-olma davranışı ya da var-oluş, insanın bütünsel yapısını ifade eder. O, var olanları kuramsal olarak anlamaktan çok, dünya-ile-birlikte-var oluşunda anlar. Bu yüzden Heidegger insanı, Descartes ve Kant’ın cogito’yla var oluşa getirdiği ayrıma karşı, dünyasallık bağlamında anlar.To Heidegger, being is understandable with be-ing. The comportment of be-ing or existing means a whole structure of human being. He understands beings as in his being with-in-the-world rather than theoretical understanding. Thus, Heidegger understands human being in the context of worldliness contrary to the difference between cogito and being by Descartes and Kant.
4. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 1 > Issue: 1
Kurtul Gülenç Edmund Husserl’de ‘Başkasının Beni’ Sorunu ve İntersubjektivite Kavramı
abstract | view |  rights & permissions
İnsan, kendi özvarlığını ancak toplumda gerçekleştirebilmektedir, bundan dolayı bütün gerçekliğini ancak başkalarıyla birlikte kazanan bir canlı varlıktır. Bu öz-nitelik birçok tartışmayı beraberinde getirmektedir. Tartışma konuları arasında en önemli problemlerden biri bir arada yaşama problemidir. Bu problemin felsefi açıdan soruşturulabilmesinin yollarından başlıca olanı başkasının ben’i meselesini ele almaktır. ‘Başkası’ sorunu temelde modern felsefe ile yükselen bir bilgi sorunudur. Bu sorun özellikle ‘başka zihinler’ ya da ‘başkasının beni’ sorunu olarak belirir: ‘Başkasının beni’ni nasıl bilebiliriz? Bu çerçevede yazının amacı, felsefi açıdan insanlar arası ilişkilerin temelini, başka bir ifadeyle başkasının beni’nin bilgisinin nasıl mümkün olabileceğini incelemek ve söz konusu inceleme ekseninde bir arada yaşama problemi açısından önemli bir kavram olan ‘intersubjektivite’ kavramını açıklamaktır. Yapılacak olan bu araştırma, 20. yüzyılın en önemli filozoflarından Edmund Husserl’in fenomenolojik yaklaşımı çerçevesinde gerçekleştirilecektir.Human being can realize his/her self-existence only within society; hence it is a living entity which acquires all its reality together with others. This attribution brings along numerous discussions. Amongst these discussions one of the most important problems is the problem of co-existence. The main way, among others, of inquiring this problem in terms of philosophy is to examine the issue of the self of other. The problem of ‘other’ is fundamentally a problem of knowledge which rose with modern philosophy. This problem particularly appears as the problem of ‘other minds’ or ‘the self of other’: How can we know ‘the self of other’? Within this framework, the purpose of the article is to examine the basis of relations between humans, in other words how the knowledge of the self of other could be possible and to explain the concept of ‘intersubjectivity’ which is an important notion with regard to the problem of co-existence in the axis of this examination. The study will be carried out within the scope of phenomenological approach of Edmund Husserl, one of the most significant philosophers of 20th century.
5. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 1 > Issue: 1
Uluğ Nutku Leibniz’in Monadlar Teorisinin Tarihsel Önemi
6. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 1 > Issue: 1
Gülten Karahan Okuroğlu, Nefise Bahçecik, Şule Ecevit Alpar Felsefe ve Hemşirelik Etiği
abstract | view |  rights & permissions
Felsefe, gerçekliğin doğasını sistematik düşünme yolu ile anlamak isteyen insanın bir etkinliği olarak tanımlanabilir. Ahlak felsefesi ya da etik insan eylemlerini ve bu eylemlerin dayandığı ilkeleri konu edinen felsefe dalıdır. Etik “yanlış”ı“doğru”dan ayırabilmek amacıyla “ahlak” kavramının doğasını anlamaya çalışır. Hemşirelik kuram, uygulama ve araştırmayı felsefe ile ilişkili olarak ele alan bilimsel bir sağlık disiplinidir. Hemşire, bakıma ihtiyacı olan bireye hizmet sunarken, bireyi değerleri, inanç ve tutumları, eylem ve davranışları ile bir bütün olarak görmeli ve onun üst düzey hizmet alma hakkına sahip olduğuna inanmalıdır. Bu inanç hemşirelik bakımının etik zorunluluğudur. Bu makalede “etik” ve “felsefe” kavramları hemşirelik etiği ve hemşirelik felsefesi çerçevesinde incelenmiştir.Philosophy could be defined as a way of systematic thinking of human beings who try to understand nature of reality. The philosophy of morality or ethics is a branch of philosophy that examines human actions and the principles behind these actions. Ethics tries to understand the nature of the “morality” in order to distinguish “right” from “wrong”. Nursing is a scientific health discipline which considers theory, practice, and research in relation to philosophy. Nurse should evaluate the individual as a whole consisting of values, beliefs, attitudes, acts, and behaviors and should believe in his/her right to receive high level care while providing services for an individual who needs care. This belief is the ethical obligation of nursing care. In this article, the concepts of “ethics” and “philosophy” are examined in the context of nursing ethics and philosophy of nursing.
7. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 1
Cem Kamözüt On Yedinci Yüzyıl Bilim Devriminin Hazırlayıcısı Olarak Mediciler ve Michelangelo
abstract | view |  rights & permissions
Galileo'nun öncülük ettiği bilimsel devrimde kilit rol oynayan bazı düşünceler Rönesans ile ortaya çıkmıştır. Medici ailesinin bilinçli çabaları sonucu yaşanan Antik Yunan'ın yeniden keşfi süreci, Michelangelo'nun çabalarıyla başlamış ve Galileo ile sürmüştür. Bu çalışmada hem Michelangelo'nun hem de Galileo'nun konularına Platonist bir tavırla yaklaştıklarını ve Medicilerin desteğinin tüm bu devrim boyunca yaşamsal olduğunu göstermeye çalıştım.Some of the ideas that played a crucial role during The Scientific Revolution which Galileo led emerged during Renaissance. The process of rediscovery of Ancient Greek started with Michelangelo and proceeds with Galileo, with the conscious efforts of Medici family. In this paper I tried to show that both Michelangelo and Galileo had a Platonist attitude towards their subject matter and that the support of Medici family was vital throughout this revolution.
8. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 1
Türkan Fırıncı Orman Jacques Derrida Düşüncesinde “Dil”
abstract | view |  rights & permissions
20. Yüzyıl dil felsefesinin önemli filozoflarından olan Jacques Derrida, varlık ile dil felsefesi bağlamında önerdiği yeni kavramlarla fenomenoloji, dilbilim, psikanaliz ve yapısalcılığa yönelik ve temelde ise Batı Metafiziği'ni hedef alan eleştirel bir düşünce izlemiştir. Bu çalışmada, post-yapısalcı ya da postmodern dil anlayışı çerçevesinde Derrida'nın dil felsefesi ile ilgili öne sürdüğü düşünceleri, kullandığı bazı temel kavramlar tanıtılarak konu edilmektedir. Ancak Derrida'nın kullandığı kavramların, hemen her yazısında değiştiği ve bu kavramları sistemli bir biçimde çözümleme girişiminin başarısızlığa uğrayabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle Derrida'nın dil anlayışı, genel hatlarıyla bazı erken, geç ve son dönem yazıları temelinde belirlenmeye çalışılmaktadır.Jacques Derrida, one of the most important philosophers of 20th century, had a critical approach on Phenomenology, Linguistics, Psychoanalysis, Structuralism and Western Philosophy by introducing new concepts within ontology and philosophy of language. In this paper, Derrida's language understanding is discussed in the scope of Post-structural or Postmodern language by focusing on some of his basic concepts. Since these concepts are not univocal in his Works, an effort of a systemathic analysis of such ambiguous terms could be a failure. Thus, preferably Derrida's language view is debated generally on the basis of his first, following and the latest period Works.
9. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 1
Şafak Ural Newtoncu Bilim Anlayışı
10. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 1
Funda Neslioğlu-Serin Tamamlanmamış Bir Proje Olarak Viyana Çevresi Felsefesi: Düşünsel - Tarihsel Bir Arkaplan Soruşturması
abstract | view |  rights & permissions
Viyana Çevresi, sunduğu program ve felsefe-bilim ilişkisine dair görüşleriyle 20. yüzyıl felsefesinin kurucu unsurlarından biridir. Viyana Çevresi felsefesini tarihsel bağlamından bağımsız olarak, mantıkçı olguculuk ve benzeri birtakım kavramlarla sınırlı anlama girişimleri, çevrenin gerçekte nasıl bir program önerdiğinin kavranmasını güçleştirmiştir. Hatta bu tür girişimler, Viyana Çevresinin metafiziğe ilişkin savlarından da yola çıkarak, çevrenin programının, toplumsal ve insani olanı dışlayıcı bir öze sahip olduğu biçiminde yorumlanmasına neden olmuştur. Bu yazıda, Viyana Çevresinin bilim ve felsefeye dair sunduğu programın, günümüz felsefesinin biçimlenmesinde etkin bir rol oynadığı, bu rolün de sanılanın aksine Viyana Çevresinin toplumsal konulara ilişkin ortaya koyduğu tezlerden de kaynaklandığı, tarihsel ve düşünsel bir arkaplan soruşturmasıyla gösterilmeye çalışılacaktır.With its considerations on the relations between science and philosophy and its declared program, Vienna Circle is one of the constitutive elements of the twentieth century philosophy. Attempts to understand the Circle limited with some expressions like logical positivism, regardless of its historical context, have led to some difficulties about the real nature of its program. Such attempts, moreover, have adduced from the thoughts of the Vienna Circle on metaphysics that the program of the Circle, in essence, was hostile to anything that is social and human. In this paper, through a historical and intellectual background inquiry it is tried to put that the declared program of Vienna Circle about science and philosophy has played a crucial role for the formation of the philosophy today, and unlike as one may think, this role can only be conceived fully if one respects the theses of the Circle about the social problems properly.
11. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 2
Philip Pettit Three Mistakes about Democracy
12. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 2
Aret Karademir Foucault ve Cinsellik Deney(im)i Kurgusu
abstract | view |  rights & permissions
Foucault's philosophy is often divided into three periods: the archeological period of the 1960's, the geneological period of the 1970's, and the ethical period of the 1980's. Considering the subjects Foucault worked on, the methods he employed, and the nature of his analyses in the 1960's, 1970's, and 1980's, it seems prima facie that there is a considerable difference between the different periods of Foucault's career. Nevertheless, Fooucault claims that he has been working on the same subject, that is, the construction of subjective experience, throughout most of his career. The aim of this paper is to question, via the presentation of two sexual case studies taken from the history of psychiatry, what kind of portrait of Foucault has painted if we take him by his word. These studies will also help us ask how we can give an account of the construction of sexual experience from the perspective of Foucault the archaeologist, the genealogist, and at the same time, the ethicist.
13. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 3
Raşit Çelik Adalet Ölçütü Olarak İki Önemli Yaklaşım: Birincil Değerler ve Kabiliyetler
abstract | view |  rights & permissions
Adaletin ölçütü konusu çağdaş siyaset felsefesi içerisinde önemli bir yer tutar. John Rawls’un birincil değerler anlayışı ve Amartya Sen’in kabiliyetler yaklaşımı adaletin ölçütüne dair önemli bakış açıları sunmuştur. Sen’in oluşturduğu ve Martha Nussbaum’un geliştirdiği kabiliyetler yaklaşımı, Rawls’un tanımladığı birincil değerlere karşı önemli eleştiriler ortaya koyar. Bu çalışmada, bu iki önemli yaklaşımın karşıt görüşleri ve karşılıklı eleştirilerinin ötesinde, birbirlerini tamamlayıcı yanları vurgulanmaktadır. Kabiliyetler yaklaşımının, Rawls’un siyasi liberal teorisinde belirttiği örtüşen konsensüse ulaşmada önemli etkiler oluşturabileceği savunulmaktadır. Metric of justice is an important issue in contemporary political philosophy. John Rawls’s notion of primary goods and Amartya Sen’s capabilities approach have provided some important perspectives on the metric of justice. As developed by Sen and advanced by Martha Nussbaum, capabilities approach has offered a serious criticism about Rawls’s primary goods. This study, however, places an emphasis upon the complementary aspects of these two perspectives on the metric of justice, rather than their opposing ideas and criticisms against one another. It is also argued that capabilities approach may have significant effects on the way of arriving to an overlapping consensus as described in Rawls’s politically liberal theory.
14. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Kubilay Hoşgör Algı Problemi Üzerine
abstract | view |  rights & permissions
Algı ve kavramlar arasındaki ilişki problemi bize Kantçı felsefenin mirasıdır. Burada nesne adını alan şey, zihnin sentetik birlik fonksiyonu yoluyla ortaya çıkmaktadır. Peki, bu algıda verilene kavramsal olanın eklenmesi işlemi zihnin biricik fonksiyonu olabilir mi? Eğer öyle olsaydı algı veya duyum ile kavramlar arasındaki ilişkiyi açıklamak pek güç olacaktı. Çünkü bu durumda dışsal-duyusal ile içsel-kavramsal olan arasındaki ilişki ancak bir üçüncü bağlantı aracılığıyla açıklanabilir. Oysa zihnin kavramsal-teorik fonksiyonu dışında daha başka fonksiyonları da vardır. Yani algı yalnızca nesnenin algısı olarak sınırlandırılamaz. Kavramlar algıdan tamamen farklı olmak şöyle dursun, aksine algının kendisi de bir zihinsel süreçtir. Bir başka deyişle Kant’a göre kavramlar aprioridir. Ben de bu görüşe katılıyorum ama burada asıl problem kavramların nasıl apriori oldukları ve duyumun onların içine nasıl girmekte olduğudur. Bu soru yanıtlandığında algı ile kavramlar arasındaki ilişkinin de aydınlanacağına inanıyorum. Ve bu soru algının daha arkaik fonksiyonları incelenerek yanıtlanabilir. Bu bakımdan burada ifade fonksiyonunu algı-kavram ilişkisi açısından ele alıyorum. Ben bu metinde yukarıdaki görüşü, Ernst Cassirer’in -bir tür ‘fonksiyonalizm’ olarak tanımlanan-zihin felsefesi açısından inceliyorum. The problem of relationship between perception and concepts is known with Kantian heritage. Here, what is called object, emerged in the way of the function of synthetical unity of the mind. Then our question becomes could the operation of adding the conceptual to the given in perception be the only function of mind? If it were so, (giving the explanation of) explaining the relationship between perception and concepts would hardly be possible. Since in this case a third causal function should be required to construct the relationship between external-sensorial and internal-conceptual. Thus, this requirement could only mean that mind is a conceptual apparatus. However, (mind has many other functions alongside the conceptual-theoretical function) conceptual-theoretical function is not the only function that mind does have. That is, perception could not only be limited as the perception of the object. Concept as a mental process is not different from perception; rather perception itself is a mental process too. According to Kant concepts are a priori and I agree with this view. Yet, here the point is to decide how concepts are a priori and how sensation affects concepts. Once this question is answered, (it could be possible to throw light to) the relationship between concepts and sensation could be illuminated. This problem also could be solved by investigating the more archaic functions of perception. In this context I am taking into consideration expressive-function in terms of the relationship between perception and concept.In this paper, I will address the above mentioned view in terms of Ernst Cassirer’s philosophy of mind which I define (this) as a kind of ‘functionalism.’
15. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ralf Stoecker, Büşra Çakıl İnsan Onuru ve Rencide Paradoksu
16. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ferhat Onur Horkheimer’da Akıl
abstract | view |  rights & permissions
Frankfurt Okulu’nun sembol isimlerinden biri olan ve eleştirel kuramın temellerini atarak kuramsal çerçevesini belirleyen Horkheimer’ın sosyal felsefesinde akıl kavramı merkezi bir öneme sahiptir.Zira o, Batı dünyasında gördüğü sosyal ve kültürel kötüye gidişi nihayetinde aklın dejenerasyonuna bağlamaktadır. Bu çalışmada rasyonel bir sosyal düzenin imkânını araştıran Horkheimer’ın öznel ve nesnel akıl ayrımına dayalı akıl anlayışı doğruluk problemiyle ilişkilendirilerek ele alınmış ve diyalektiğin bu iki akıl tasavvurunun uzlaştırılmasındaki rolü tartışılmıştır.The concept of reason has a central importance in the social philosophy of Max Horkheimer, one of the leading representatives of Frankfurt School and who laid the foundation for critical theory and defined its theoretical framework. He ultimately attached social and cultural deterioration which he sees in the Western world to the degeneration of reason. In this study, Horkheimer’s understanding of reason, which is based on the distinction between subjective and objective reason, is examined by associating it with the problem of truth and dialectic’s role is discussed in reconciliation of these two ideas of reason.
17. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Funda Neslioğlu Serin İnancın Deneyimsel Olanaklılığı
abstract | view |  rights & permissions
Bu çalışmada, bir yandan bilgiye yol açması bağlamında deneyimin inanca kaynak oluşturması, öte yandan insan edimlerine yol açması bağlamında inancın deneyimlenmesine olanak oluşturması nedeniyle inanç-deneyim ilişkisi irdelenecektir. İnanç-deneyim ilişkisinin olanaklılığı ve bu ilişkinin kuşkulu doğası, Davidson ve Wittgenstein gibi iki önde gelen çözümleyici filozofun konuyla ilgili açıklamaları dikkate alınarak araştırılmaktadır.Yazının ana savını şu temel fikir oluşturmaktadır: Sanılanın aksine, ne deneyimler inanç için sağlam ve kesin bir temel oluştururlar ne de deneyimler bilinmek için inançlara gereksinim duyarlar. In this paper, the relationship between belief and experience will be investigated because on the one hand, experience creates a source for beliefs which leads knowledge and on the other hand it makes the experience possible, which leads human actions. Considering the analysis of two prominent analytic philosophers Davidson and Wittgenstein, the relationship of belief and experience, and the questionable nature of this relationship will be studied. The basic claim of this paper consists of the following primary idea: Contrary to what is believed, neither experiences form a firm and certain basis for beliefs, nor experiences are in need of beliefs to be known.
18. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ömer Faik Anli Wallerstein’ın Tezlerine Yanıt Olarak Eleştirel Rasyonalite Temelli Sosyal Bilimler Modeli: Sosyal Bilimlerin Krizi ve Çok-Paradigmalılık Bağlamında Karl Popper
abstract | view |  rights & permissions
Wallerstein’a göre, doğa bilimleri, sosyal bilimler ve beşeri disiplinler arasındaki üçlü bölünme artık eskiden olduğu gibi kendiliğinden açık görünmemektedir. Bu duruma bağlı olarak, artık geçmişte bırakıldığı düşünülen bazı kökensel epistemolojik tartışmalar yeniden açığa çıkmaktadır. Fakat bu tartışmalar bu kez saf kuramsal ‘münazaralar’ değillerdir. Bilgi kuramcıları, epistemolojik tartışmaları çözmeye başladıklarında, kurumsal olarak da ne yapılması gerektiğine karar vermek zorundadırlar. Wallerstein için, en acil sorun sosyal bilimlerin kendi kurumsal ve örgütsel yapısına ilişkindir. Bunun da ötesinde, “disiplinler-arasılık” bu sorunun yanıtı değildir. Bu epistemolojik tartışmanın en önemli sonucu, sosyal bilimlere “çok-paradigmalılık” üzerinden yapılan çağrıdır. Bu kavram altında açığa çıkan soru, sosyal bilimlerde bilim ana fikrini kaybetmeden nasıl olup da paradigmatik çoğulluğun sağlanabileceğidir. Diğer taraftan, çok-paradigmalı bilim ancak kurumsal olduğu denli kuramsal olarak da meşrulaştırılabilirse geliştirilebilir. Pozitivist yaklaşımın sınırlılığı bu tür soruların yanıtlanabilmesi için yetersizdir. Epistemolojik post-modern kuşkuculuk ise bazen pozitivist yaklaşımların sınırları konusunda, en az kendisi kadar eleştirel olan başka perspektiflerin mahkûm edilmesine neden olan, körükörüne bir teori düşmanlığına yol açabilmektedir. Çözüm, çok-paradigmalılık kavramını aynı anda mevcut bilgi kuramları arasında ve onların ötesinde tartışmayı, diyalog ve karşılıklı değişim için yeni yollar açmayı içermektedir. Poppercı yaklaşım bu kuramlardan biridir. Bu çalışmanın amacı Wallerstein’ın sosyal bilimlerin yenilenmiş, genişletilmiş ve anlamlı bir biçimde çoğullaştırılmış bir evrenselliği araştırmak için tüm paradigmaları incelemek ve öğretmek için açık olması gerektiği düşüncesi temelinde Poppercı yaklaşımı çözümlemektir. According to Wallerstein, the tripartite division between the natural sciences, the social sciences, and the humanities is no longer as self-evident as it once seemed. Therefore, some of the original epistemological debates which is now thought to have been left in the past arise again. But this time these debates are not purely theoretical discussions. When epistemologists begin to resolve the epistemological debates, they are in need of deciding what to do organizationally. For Wallerstein, the most immediate question is related to the organizational structure of the social sciences themselves. What is more, ‘interdisciplinarity’ is not an answer to this question. The most significant consequence of this epistemological debate has been the call for social science that is based on the concept of ‘multiple-paradigm’. The question that comes to the light under this concept is how to take seriously a plurality of paradigms in social science without losing the main idea of the science. On the other hand, a multi-paradigmatic science will only thrive if it is legitimated as much it is legitimated as organizationally. The limitedness of the positivist approach is an obstacle to answering this kind of questions. As for the epistemological postmodern scepticism, it sometimes leads to an antagonism of theory which condemns the other perspectives equally critical of the limitedness of the positivist approach. The solution seems to involve arguing the concept of multiple-paradigm within the existing theories of knowledge while simultaneously establishing new avenues for dialogue and exchange between and beyond the existing theories. Popperian approach is one of these theories, and this article’s aim is to analyse it on the base of Wallerstein’s idea that the social sciences should embrace a very wide opening to research and teach on all paradigms in the search for renewed, expanded, and meaningful pluralistic universalism.
19. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Emrah Günok Heidegger Felsefesinde Zamansallığın Göstereni Olarak Sıkıntı Kavramı
abstract | view |  rights & permissions
Varlık ve Zaman boyunca Heidegger’in ana hedeflerinden biri de, içinde varlığın açımlandığı ufuk olan zamanın insanın özüne ait olduğunu göstermeye çalışmak olmuştur. Filozofun baş yapıtından iki yıl sonra yayınlanan Metafiziğin Temel Kavramları başlıklı metinde ise bu ana izlek, sıkıntı ve dünya kavramlarının tartışılması üzerinden devam ettirilir. Bu yazının ana temasını meydana getirecek olan derin sıkıntı mefhumu, Varlık ve Zaman’da öne çıkan kaygı fenomeninin muadili olarak tasavvur edilebilir. Özü varoluşundan ibaret varolan olarak Dasein, sabit bir ontolojik zeminden yoksun oluşuna sıkıntı duyarak yanıt verir. Nesnesinin giderek belirsizleşmesi ölçüsünde derinlik kazandığı söylenebilecek üç tip sıkıntıdan bahsedilebilir. Söz konusu sıkıntı tiplerinin incelenmesi, dünyanın Dasein’a belli bir haletiruhiye üzerinden topyekûn verililiğine atıf yapan bulunuş kavramsallaştırmasını daha iyi kavramamıza olanak sağlayacaktır. Günümüz insanın temel haletiruhiyesi ise sıkıntı karşısında duyulan sıkıntı olarak tarif edilebilir. Kendi varlığının derin hakikatini açığa vurma potansiyeli taşıyan sıkıntıyı psikolojik bir rahatsızlık derekesine indirgeyip tedavi etmeye çalışmak, insanın kendi kendisinden kaçmaya ne denli yatkın olduğunun en iyi göstergelerinden biridir.One of the main targets of Heidegger throughout Being and Time is to try to make manifest the fact that time, which is the horizon in which being reveals itself, belongs to the very essence of human beings. In Fundamental Concepts of Metaphysics, which was published in the following two years after the publication of his magnum opus, this same theme is retained by means of the examination concerning the concepts of boredom and world. The notion of deep boredom, which will be the main theme of this paper, can be thought of as the equivalent of the phenomenon of anxiety that comes forward in Being and Time. Dasein, whose essence is its existence, responds its lack of an ontological ground by means of boredom. Three types of boredom can be considered, which can hierarchicly be put in order according to their depths; which, in its turn, increases as the object becomes more and more obscure. An examination of these three provides us with a clearer understanding of the conception of attunement, which refers to the total givenness of the world to Dasein by means of a mood. The basic mood of the contemporary man can be conceived as boredom in the face of deep boredom. Relegating deep boredom, which is apt to make manifest the deep ontological truth of his being, to the level of a psychological desease , man proves himself to be the being who is prone to evade in the face of himself.
20. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 2
Burcu Şentürk Marksist Kurama Bir Katkı: Lukacs’ın İdeoloji Kavramsallaştırması
abstract | view |  rights & permissions
Aynı zamanda bir edebiyat kuramcısı ve edebiyat eleştirmeni de olan Macar filozof Georg Lukacs, Marksist felsefe ve teorinin gelişiminde büyük etkisi olan düşünürler arasında gösterilir. Marksist sınıf teorisinin bilinç ile ilişkisi üzerine çalışan Lukacs, özellikle ideoloji kavramına getirdiği yeni bir bakış ile bu teoriye katkı yapmıştır. Bu makalenin temel amacı Georg Lukacs’ın metateorik duruşuna odaklanarak onun ideoloji kavramını çalışma biçimini anlamak ve açıklamaktır. Bu anlamda Lukacs’ın 20. yy. Marksizmindeki özel yerine ve bu felsefeye yaptığı katkılara dair sorular sorulacaktır. Bu sorular cevaplanırken ise bilinç, özne-nesne ilişkisi ve toplumsal sınıflar Lukacs’ın ideoloji teorisinin açıklamasına katkı sunan temel kavramlar olarak ele alınacaktır.A Hungarian philosopher, a literature historian and critic, Lukacs was one of the prominent philosophers influencing the direction of Marxist philosophy and theory. He contributed to this theory by studying on relation between Marxist class theory and conscious and particularly by developing the category of ideology. This main aim of this article is to understand and explore the way that the category of ideology was studied by Georgy Lukacs while focusing on his metatheoretical standpoint. In this sense, the questions on particular place of Lukacs in the Marxism of the twentieth century and his contribution to this philosophy will be asked. Conscious, subject-object relation, social classes will be taken as the key concepts contributing to exploration of Lukacs’ theory of ideology in responses to the questions.