Already a subscriber? - Login here
Not yet a subscriber? - Subscribe here

Displaying: 41-50 of 70 documents


41. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Kubilay Hoşgör Algı Problemi Üzerine
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Algı ve kavramlar arasındaki ilişki problemi bize Kantçı felsefenin mirasıdır. Burada nesne adını alan şey, zihnin sentetik birlik fonksiyonu yoluyla ortaya çıkmaktadır. Peki, bu algıda verilene kavramsal olanın eklenmesi işlemi zihnin biricik fonksiyonu olabilir mi? Eğer öyle olsaydı algı veya duyum ile kavramlar arasındaki ilişkiyi açıklamak pek güç olacaktı. Çünkü bu durumda dışsal-duyusal ile içsel-kavramsal olan arasındaki ilişki ancak bir üçüncü bağlantı aracılığıyla açıklanabilir. Oysa zihnin kavramsal-teorik fonksiyonu dışında daha başka fonksiyonları da vardır. Yani algı yalnızca nesnenin algısı olarak sınırlandırılamaz. Kavramlar algıdan tamamen farklı olmak şöyle dursun, aksine algının kendisi de bir zihinsel süreçtir. Bir başka deyişle Kant’a göre kavramlar aprioridir. Ben de bu görüşe katılıyorum ama burada asıl problem kavramların nasıl apriori oldukları ve duyumun onların içine nasıl girmekte olduğudur. Bu soru yanıtlandığında algı ile kavramlar arasındaki ilişkinin de aydınlanacağına inanıyorum. Ve bu soru algının daha arkaik fonksiyonları incelenerek yanıtlanabilir. Bu bakımdan burada ifade fonksiyonunu algı-kavram ilişkisi açısından ele alıyorum. Ben bu metinde yukarıdaki görüşü, Ernst Cassirer’in -bir tür ‘fonksiyonalizm’ olarak tanımlanan-zihin felsefesi açısından inceliyorum. The problem of relationship between perception and concepts is known with Kantian heritage. Here, what is called object, emerged in the way of the function of synthetical unity of the mind. Then our question becomes could the operation of adding the conceptual to the given in perception be the only function of mind? If it were so, (giving the explanation of) explaining the relationship between perception and concepts would hardly be possible. Since in this case a third causal function should be required to construct the relationship between external-sensorial and internal-conceptual. Thus, this requirement could only mean that mind is a conceptual apparatus. However, (mind has many other functions alongside the conceptual-theoretical function) conceptual-theoretical function is not the only function that mind does have. That is, perception could not only be limited as the perception of the object. Concept as a mental process is not different from perception; rather perception itself is a mental process too. According to Kant concepts are a priori and I agree with this view. Yet, here the point is to decide how concepts are a priori and how sensation affects concepts. Once this question is answered, (it could be possible to throw light to) the relationship between concepts and sensation could be illuminated. This problem also could be solved by investigating the more archaic functions of perception. In this context I am taking into consideration expressive-function in terms of the relationship between perception and concept.In this paper, I will address the above mentioned view in terms of Ernst Cassirer’s philosophy of mind which I define (this) as a kind of ‘functionalism.’
42. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ömer Faik Anli Wallerstein’ın Tezlerine Yanıt Olarak Eleştirel Rasyonalite Temelli Sosyal Bilimler Modeli: Sosyal Bilimlerin Krizi ve Çok-Paradigmalılık Bağlamında Karl Popper
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Wallerstein’a göre, doğa bilimleri, sosyal bilimler ve beşeri disiplinler arasındaki üçlü bölünme artık eskiden olduğu gibi kendiliğinden açık görünmemektedir. Bu duruma bağlı olarak, artık geçmişte bırakıldığı düşünülen bazı kökensel epistemolojik tartışmalar yeniden açığa çıkmaktadır. Fakat bu tartışmalar bu kez saf kuramsal ‘münazaralar’ değillerdir. Bilgi kuramcıları, epistemolojik tartışmaları çözmeye başladıklarında, kurumsal olarak da ne yapılması gerektiğine karar vermek zorundadırlar. Wallerstein için, en acil sorun sosyal bilimlerin kendi kurumsal ve örgütsel yapısına ilişkindir. Bunun da ötesinde, “disiplinler-arasılık” bu sorunun yanıtı değildir. Bu epistemolojik tartışmanın en önemli sonucu, sosyal bilimlere “çok-paradigmalılık” üzerinden yapılan çağrıdır. Bu kavram altında açığa çıkan soru, sosyal bilimlerde bilim ana fikrini kaybetmeden nasıl olup da paradigmatik çoğulluğun sağlanabileceğidir. Diğer taraftan, çok-paradigmalı bilim ancak kurumsal olduğu denli kuramsal olarak da meşrulaştırılabilirse geliştirilebilir. Pozitivist yaklaşımın sınırlılığı bu tür soruların yanıtlanabilmesi için yetersizdir. Epistemolojik post-modern kuşkuculuk ise bazen pozitivist yaklaşımların sınırları konusunda, en az kendisi kadar eleştirel olan başka perspektiflerin mahkûm edilmesine neden olan, körükörüne bir teori düşmanlığına yol açabilmektedir. Çözüm, çok-paradigmalılık kavramını aynı anda mevcut bilgi kuramları arasında ve onların ötesinde tartışmayı, diyalog ve karşılıklı değişim için yeni yollar açmayı içermektedir. Poppercı yaklaşım bu kuramlardan biridir. Bu çalışmanın amacı Wallerstein’ın sosyal bilimlerin yenilenmiş, genişletilmiş ve anlamlı bir biçimde çoğullaştırılmış bir evrenselliği araştırmak için tüm paradigmaları incelemek ve öğretmek için açık olması gerektiği düşüncesi temelinde Poppercı yaklaşımı çözümlemektir. According to Wallerstein, the tripartite division between the natural sciences, the social sciences, and the humanities is no longer as self-evident as it once seemed. Therefore, some of the original epistemological debates which is now thought to have been left in the past arise again. But this time these debates are not purely theoretical discussions. When epistemologists begin to resolve the epistemological debates, they are in need of deciding what to do organizationally. For Wallerstein, the most immediate question is related to the organizational structure of the social sciences themselves. What is more, ‘interdisciplinarity’ is not an answer to this question. The most significant consequence of this epistemological debate has been the call for social science that is based on the concept of ‘multiple-paradigm’. The question that comes to the light under this concept is how to take seriously a plurality of paradigms in social science without losing the main idea of the science. On the other hand, a multi-paradigmatic science will only thrive if it is legitimated as much it is legitimated as organizationally. The limitedness of the positivist approach is an obstacle to answering this kind of questions. As for the epistemological postmodern scepticism, it sometimes leads to an antagonism of theory which condemns the other perspectives equally critical of the limitedness of the positivist approach. The solution seems to involve arguing the concept of multiple-paradigm within the existing theories of knowledge while simultaneously establishing new avenues for dialogue and exchange between and beyond the existing theories. Popperian approach is one of these theories, and this article’s aim is to analyse it on the base of Wallerstein’s idea that the social sciences should embrace a very wide opening to research and teach on all paradigms in the search for renewed, expanded, and meaningful pluralistic universalism.
43. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Funda Neslioğlu Serin İnancın Deneyimsel Olanaklılığı
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışmada, bir yandan bilgiye yol açması bağlamında deneyimin inanca kaynak oluşturması, öte yandan insan edimlerine yol açması bağlamında inancın deneyimlenmesine olanak oluşturması nedeniyle inanç-deneyim ilişkisi irdelenecektir. İnanç-deneyim ilişkisinin olanaklılığı ve bu ilişkinin kuşkulu doğası, Davidson ve Wittgenstein gibi iki önde gelen çözümleyici filozofun konuyla ilgili açıklamaları dikkate alınarak araştırılmaktadır.Yazının ana savını şu temel fikir oluşturmaktadır: Sanılanın aksine, ne deneyimler inanç için sağlam ve kesin bir temel oluştururlar ne de deneyimler bilinmek için inançlara gereksinim duyarlar. In this paper, the relationship between belief and experience will be investigated because on the one hand, experience creates a source for beliefs which leads knowledge and on the other hand it makes the experience possible, which leads human actions. Considering the analysis of two prominent analytic philosophers Davidson and Wittgenstein, the relationship of belief and experience, and the questionable nature of this relationship will be studied. The basic claim of this paper consists of the following primary idea: Contrary to what is believed, neither experiences form a firm and certain basis for beliefs, nor experiences are in need of beliefs to be known.
44. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ferhat Onur Horkheimer’da Akıl
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Frankfurt Okulu’nun sembol isimlerinden biri olan ve eleştirel kuramın temellerini atarak kuramsal çerçevesini belirleyen Horkheimer’ın sosyal felsefesinde akıl kavramı merkezi bir öneme sahiptir.Zira o, Batı dünyasında gördüğü sosyal ve kültürel kötüye gidişi nihayetinde aklın dejenerasyonuna bağlamaktadır. Bu çalışmada rasyonel bir sosyal düzenin imkânını araştıran Horkheimer’ın öznel ve nesnel akıl ayrımına dayalı akıl anlayışı doğruluk problemiyle ilişkilendirilerek ele alınmış ve diyalektiğin bu iki akıl tasavvurunun uzlaştırılmasındaki rolü tartışılmıştır.The concept of reason has a central importance in the social philosophy of Max Horkheimer, one of the leading representatives of Frankfurt School and who laid the foundation for critical theory and defined its theoretical framework. He ultimately attached social and cultural deterioration which he sees in the Western world to the degeneration of reason. In this study, Horkheimer’s understanding of reason, which is based on the distinction between subjective and objective reason, is examined by associating it with the problem of truth and dialectic’s role is discussed in reconciliation of these two ideas of reason.
45. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 3 > Issue: 1
Ralf Stoecker, Büşra Çakıl İnsan Onuru ve Rencide Paradoksu
view |  rights & permissions | cited by
46. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 3
Susan Haack Epistemology: Who Needs It?
view |  rights & permissions | cited by
47. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 3
Nicholas Rescher Ideas
view |  rights & permissions | cited by
48. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 3
Ralph D. Ellis Moral Hermeneutics, Coherence Epistemology, and the Role of Emotion
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Coherence requires more than logical consistency. Self-consistent viewpoints notoriously conflict with each other. Besides avoid logical selfcontradiction, coherent viewpoints must of course be consistent with empirical facts, including any social and interpersonal emotional facts that may be shared by all humans. But since these sets of facts are inherently probabilistic, they again lend themselves to motivated hermeneutical tweaking to make them fit one’s initial prejudices and presuppositions, trapping us again in the “hermeneutic circle” – the fact that we cannot know how much our previously-existing worldview motivates selective facts, proliferation of ad hoc hypotheses, choice of “moral intuitions,” etc. The problem of ad hoc hypotheses thus becomes crucial. Proliferation of ungrounded assumptions is motivated emotionally in the same way that believing a “conspiracy” theory requires positing unproven assumptions. Moral theory requires studying the way our emotions play into these moral “conspiracy theories.” Contemporary neuropsychology of emotion suggests that a certain kind of inner conflict model – one that grants autonomy to the exploratory drive, but in conflict with other hermeneutically relevant emotions – is especially useful in addressing the complexities of incoherence in ethical thinking.
49. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 3
James Wetzel Scenes of Inner Devastation: Confessional Improvisation
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Wittgenstein and Cavell have both been alerting me over the years to unsettling possibilities: that secularization is not always a lessening of religious intensity, that philosophy can be a religious calling, that God is less real in our theories than in the grammar of our lives. In short, I have been made aware of the possibility of a secular confession, not as an amputated version of the religious original, but as a genuine improvisation: a way of speaking to God without having to say much, if anything, about God. When Cavell’s hefty memoir came out in 2010, some thirty years after my first encounter with his writing, I assumed I would have my chance to test this possibility. This essay is the outcome of that testing.
50. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 2 > Issue: 3
Gert-Jan van der Heiden Technology and Formation: Stiegler on Event and Self-Care
abstract | view |  rights & permissions | cited by
This essay critically examines how Bernard Stiegler addresses the question of present-day technological developments and how they affect our understanding of education and self-formation. The first section is devoted to an account of the basics of Stiegler’s understanding of the relationship between technology and humanity as well as of his characterization of the specific problems that characterize technology today. The main part of the essay analyzes how the questions of self-care, self-formation and education are addressed in relation to these specific problems. Stiegler addresses these problems in terms of the Derridean vocabulary of the pharmakon, and accounts for the present-day technological inventions in terms of pharmacological events. It is shown that Stiegler’s account of education is difficult to combine with his attention to the pharmakon as well as to the event. In the concluding section, it is suggested that the question of self-formation in relation to pharmacological events should be reinterpreted in terms of the concept of experience.