Already a subscriber? - Login here
Not yet a subscriber? - Subscribe here

Displaying: 11-16 of 16 documents


11. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Pınar Türkmen Birlik John Locke’ta Sözcüklerin Kurulumundan Toplumun Kurulumuna Uzlaşım Unsurunun Rolü
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Locke’un dile ilişkin düşüncelerinin en ayırt edici yönü uzlaşımsallıktır. Locke’un dil anlayışında sözcükler ile ideler arasındaki bağlantının bir parçası olarak ortaya çıkan uzlaşımsallık unsuru, Locke’un sağın bilgiye erişmedeki amacında ilk elde her ne kadar dildeki bir yetersizlik olarak ortaya konmuş da olsa, gerek yine de bu imkana yaklaşmayı sağlayacak tek unsur olarak düşünülmesi, gerekse de iletişimin imkanını sağlamasıyla ön plana çıkmaktadır. Öyle ki, Locke’ta hakikat olsun, bilgi olsun, anlam olsun gerçek varoluşun bir iz düşümünü veren gösterilenlerde bulunduğu kadar, iletişimin birliğinde ve temelde de bu birliği kuran uzlaşımsallığın kendisinde bulunmaktadır. Dilin bu uzlaşımsal karakteri hiç şüphe yok ki, bizi dilin toplumsal yönünü ele almaya iten en önemli unsurdur da. Dolayısıyla onun dil anlayışındaki uzlaşım unsuruna ayrıca toplumla ilgili düşüncelerini de gözetecek bütünleyici bir bakış açısıyla da bakmak gerekir. Öte yandan dilin hem dünyayı, hem de içinde yaşadığımız toplumu kavrama ve tasarlama şekli ile yakından ilişkili olduğu da gözetildiğinde, Locke’un dili uzlaşım temelinde düzenleyerek sözcüklerin yanlış ve yanıltıcı soyut genelliğinden kurtulup ‘sağın bilgiye’ ulaşmak suretiyle ideal bir topluma ulaşmak istediği de varsayılabilir. Bu bakımdan çalışmamız bütünleyici bir bakış açısıyla, Locke’un hem sözcüklerin kurulumunda, hem de dil dolayımıyla toplumun kurulumunda “uzlaşım” unsuruna yüklemiş olduğu rolü ve sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.The most distinguishing aspect of Locke’s thoughts pertaining to language is conventionalism. In Locke’s understanding of language, the factor of conventionalism emerging as a part of connection between words and ideas comes into prominence both through its being considered as the only element to ensure approaching this possibility and through its providing the possibility of communication although it has been presented as an insufficiency in language at once in his aim to obtain exact knowledge. So much so that, in Locke be it truth, be it knowledge or be it meaning, these exist in the unity of communication and in the conventionalism itself that essentially establish this unity as well as that they exist in those demonstrated which provide the projection of actual existence. This conventional characteristic of language, for sure, in the most significant element that leads us to deal with the social aspect of language. Thus, it is necessary to analyze the factor of conventionalism in his understanding of language from an integrative perspective that will take into account his thoughts regarding the society as well. On the other hand, when it is considered that language is closely related to both the world and the way it conceives and designs the society in which we live, it can be assumed that Locke, by organizing the language on the basis of conventionalism, wanted to reach an ideal society through getting rid of the words’ erroneous and deceptive abstract generality and obtaining exact knowledge. From this point of view, our study aims to reveal with an integrative perspective the role which Locke assigned to the factor of “conventionalism” both in organization of the words and in organization of the society thanks to mediation.
12. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Erhan Demircioğlu On the Differentia of Epistemic Justification
abstract | view |  rights & permissions | cited by
How are we to distinguish epistemic justification for believing a proposition from other sorts of justification one might have for believing it? According to what I call the received view about the differentia of epistemic justification, epistemic justification is intimately connected to “the cognitive goal of arriving at truth” in a specific way no other sorts of justification can possibly be. However, I will argue that the received view is mistaken by showing that there are cases in which pragmatic justification for believing a proposition is related to the cognitive goal of arriving at truth in a way epistemic justification is supposed to be. The paper will close with a brief assessment of two possible rejoinders the received view might make to my objection.Epistemik gerekçelendirmeyi diğer tür gerekçelendirmelerden nasıl ayırmalıyız? Hâkim görüş diyebileceğimiz bir fikre göre, epistemik gerekçelendirme “doğruya varma” diyebileceğimiz bilişsel hedefe diğer tür gerekçelendirmelerin olamayacağı şekilde yakın bir biçimde irtibatlıdır. Bu yazıda, hâkim görüşün yanlış olduğunu iddia edeceğim. Bu iddiam, bazı olası durumlarda pragmatik gerekçelendirmenin de doğruya varma hedefiyle olan irtibatının epistemik gerekçelendirmenin o hedefle kurduğu iddia edilen irtibatın aynısı olduğunu gösteren bir düşünce deneyine dayanıyor. Yazı, hâkim görüşün sunduğum itiraza karşı geliştirebileceği iki yanıtın kısa bir değerlendirmesi ile sonlanıyor.
13. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Sena Işikgil An Analysis on McGinn’s Mysterianism: Reply to Erhan Demircioglu
abstract | view |  rights & permissions | cited by
This paper discusses Erhan Demicioglu’s approach to McGinn’s mysterianism. Demircioglu argues that the reasons why McGinn considers his cognitive closure idea to be true with respect to the solution of the mind-brain problem are not compatible with his claim about the existence of a naturalist solution to the mind-brain problem. However, I consider such a criticism to be the result of missing some important details in McGinn’s thesis on cognitive closure. In this study by analysing McGinn’s mysterianism I show that no contradiction exists between the reasons why McGinn presented his cognitive closure thesis and the existence of a naturalist solution to the mind-body problem.Bu makale Erhan Demircioğlu’nun McGinn’in gizemcilik görüşüne yaklaşımını tartışmaktadır. Demircioğlu’nun iddiası şudur ki; McGinn’in beden-zihin probleminin çözümüne ilişkin olan bilişsel kapalılık görüşünün doğruluğunu göstermek için öne sürdüğü gerekçeler, beden-zihin probleminin doğalcı bir çözümü olduğuna ilişkin görüşü ile çelişik durumdadır. Fakat ben bu gibi bir eleştirinin McGinn’in bilişsel kapalılık tezinde ortaya koyduğu bazı önemli detayların gözden kaçırılmasının bir sonucu olduğunu düşünmekteyim. Bu makalede McGinn’in gizemciliğini analiz ederek göstereceğim şey şudur ki; McGinn’in bilişsel kapalılık tezi için sunduğu nedenler ile beden-zihin probleminin doğalcı çözümünün varlığı arasında herhangi bir çelişki yoktur.
14. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Aret Karademir Liberal Çokkültürcülük: (Çok)Ulusalcı Liberalizm ve Azınlık-içindeki-Azınlıklar Sorunsalı
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Özet: 20. yüzyılın son çeyreğinde, çıkış noktasını mensubu olduğu kültüre, ulusa veya devlete karşı korunması için bireysel haklarla donatılmış ve içerisinde yetiştiği kültürü rasyonel yetileri ile değerlendirip terk edebilme gücüne sahip “birey” anlayışında bulan “bireyci” liberalizmin içerisinden, bireylerin “kültürel” varlıklar olduklarını, bireysel özgürlüğün “kültürlerin korunması” olmaksızın icra edilemeyeceğini, bunun için de “kültürel azınlık hakları”nın liberalizmin olmazsa olmazı olduğunu savunan “liberal çokkültürcülük” doğmuştur. Bu yazıda, liberal çokkültürcülüğün en önemli versiyonlarından biri olan “(çok)ulusalcı liberalizm” incelenecek ve onun kadınlardan, LGBTİ bireylerinden ve dini veya mezhepsel muhaliflerden oluşan “azınlık-içindeki-azınlık” gruplarının ortaya çıkardığı çoğulculuğu kapsayacak teorik araçlar geliştiremediği; bu yüzden de yeterince çoğulcu olmadığı iddia edilecektir.In the last quarter of the 20th century, liberal multiculturalism was born out of individualistic liberalism. Whereas the latter takes as its starting point the individual, who is supposed to be protected against the intrusions of his/her culture, nation, or state via individual rights, and who is capable of leaving the cultural heritage s/he was raised into; the former takes human beings as cultural entities, and defends that individual freedom cannot be performed without the protection of culture and that cultural minority rights are the sine qua non for liberalism. In this essay, I will examine one of the most important versions of liberal multiculturalism, namely (multi)national liberalism, and argue that it is not pluralistic enough due to the fact that it has not created the necessary tools to accommodate the sort of pluralism that is formed out of minorities-within-minorities.
15. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Ezgi Polat, Zehragül Aşkin Ölüm Kavramının Heidegger ve Sartre Felsefesindeki Yeri
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Ölüm kavramı, felsefe tarihinin temel sorunsal kavramlarından biri olarak karşımıza çıkmakla birlikte ontolojik ve varoluşsal içerimine Heidegger ve Sartre’da ulaşmıştır. Heidegger, ölüm fenomenini Dasein’ın varoluşunu belirleyen ve yaşama anlam veren bir olanak olarak konumlandırmıştır. Sartre’da ise söz konusu kavram, Heidegger’den farklı olarak yaşamı değerden düşüren, insanda bulantı ve kaygı uyandıran absürt bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.The concept of death, although appears as one of the fundemental problematic concepts of the history of philosophy, attained its ontological and existential content in Heidegger and Sartre. Heidegger positioned the phenomenon of death as a possibility that determines the existence of Dasein, and gives meaning to life. Unlike in Heidegger, in Sartre we confront with the concept at stake, as an absurd fact which evokes nausea and anxiety in the human being.
16. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 1
Hasan Bahadır Türk Potansiyeli Tahayyül Etmek: Agamben’in Bartleby'si
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu makalenin amacı Giorgio Agamben’in, Herman Melville tarafından yazılmış bir metin olan, Bartleby okumasını tartışmaktır. Bunu yaparken, Aristoteles’in potansiyel kavramına dair tartışması teorik kalkış noktası olacaktır. Bu eksenden hareketle makale Agamben’in Aristoteles’in potansiyel kavramına yaklaşımını nasıl açıkladığına ışık tutmaya çalışacaktır. Makalenin ana argümanı; Agamben’in Bartleby’sinin, Aristoteles’in edimselin potansiyele olan önceliğine vurgu yapan perspektifini ters yüz ettiğidir.The aim of this article is to discuss Giorgio Agamben’s reading of Bartleby, a text written by Herman Melville. In so doing, Aristotle’s debate concerning the concept of potentiality will be a theoretical point of departure. Moving from this axis, the article will attempt to shed light upon how Agamben explicates Aristotelian approach to the concept of potentiality. The major argument of the article is that Agamben’s Bartleby inverts Aristotle’s perspective that puts an emphasis on the priority of actuality over potentiality.