Already a subscriber? - Login here
Not yet a subscriber? - Subscribe here

Displaying: 11-20 of 70 documents


araştirma makaleleri /research articles
11. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Sezen Bektaş Bilgiyi Nasıl Temsil Edebiliriz?: Bir Örnek Olarak Sorular ve Sorgulayıcı Mantık
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu yazı en genel haliyle keşfetme süreci içerisinde gerçekleştirilen sorgulamaların mantığını aramaktadır. Başka bir deyişle, yeni bir bilgi edinimiyle sonlanan sorgulama süreçlerinin nasıl işlediğine basit ve genelleştirilebilir bir açıklama getirmektir. Bu sebeple yalnızca bilimsel keşiflere özgü değil, daha geniş bir açıdan “yaratıcılık” olarak adlandırılabilecek tüm durumlara dair giriş niteliğinde bir mantık örneklemeye çalışacağım. Yalnızca tarihsel olarak yepyeni bir olgu ya da olayın keşfini değil aynı zamanda tek bir kişi özelinde olsa dahi daha önce bilinmeyen bir şeyin idrak edilişi kadar yaygın bir fenomenin de nasıl gerçekleştiğini inceleyeceğim. Bunun için başvuracağım temel kaynaklar J. Hintikka’nın enformasyon edinimi sırasında işletilen sorgulayıcı mantık temelinde sunduğu epistemoloji ve M. Koralus ve S. Mascarenhas’ın düşünme ediminin psikolojisini açıklamak için yararlandığı erotetik mantık olacak. İlk kaynağa, bilginin temsili konusuna felsefi bir bakış açısı sunmak ve sorgulama pratiğinin kendisini bir temsil biçimi olarak tanıtmak için yer vereceğim. İkincisine başvurma nedenim ise başarılı sorgulama süreçleri kadar başarısız olduklarımızdan da belli bir rasyonalite çıkarabildiğimizi göstermek ve insan beyninin nasıl işlediği sorusuna soru yanıtlamadaki becerimizden hareketle bir cevap geliştirmek olacak. Son olarak ise tüm bu teorilerin sunduğu zeminde bilgiyi sınıflandırmak için kullanabileceğimiz bir soru ontolojisi önereceğim. Temelde sorulabilecek tüm soruları şekil ve içeriklerine dair kimi başlıklar altında gruplamaya yarayan bir sistemin sağlayacağı faydalara değineceğim.This article, in its most general form, seeks to determine the rationale of the inquiries carried out within the discovery process. In other words, this article is to provide a simple and generalized explanation of how the inquiries that end with the acquisition of new pieces of knowledge proceed. For this reason, I will try to exemplify the logic of any act that can be called "creativity" rather than just the discoveries in the history of science. I will examine not only the discovery of a historically new phenomenon, but also how a phenomenon as widespread as the perception of something previously unknown will occur in personal history is going to be examined. The main sources for this will be the epistemology on which J. Hintikka is based on the interrogative logic operated during the acquisition of information and the erotic logic that M. Koralus and S. Mascarenhas use to explain the psychology of the act of thinking. I will refer to the first source with the aim of developing a philosophical perspective on representing knowledge and introducing the practice of inquiry as a form of representation. The second source will be referred to show that we are able to rationalize the experiences of failures as well as successful interrogation processes, and to develop a response to the question of how human brain works, from our ability to answer the questions in general. Finally, I would like to propose a question ontology that we can use to classify information in the basis of all these theories. I will briefly mention about the benefits of a system that will group all the questions that can be basically asked under certain headings and tags about their forms and contents.
12. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Çetin Balanuye Agonistik Demokrasideki Kayıp Kavram: Bir ‘Modus’ Olarak Egemen
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Çatışmacı demokrasi kuramıyla Ernesto Laclau ile birlikte yarım asırdır siyaset felsefesi yazınına katkıda bulunan Chantal Mouffe yakınlarda kuramın aldığı son şekli, önceki çalışmaları da özetleyecek bir biçimde bir makalede ele aldı. Bu çalışma, anılan makalede geliştirilmiş izleğe bağlı kalarak şu üç görüşü temellendirmek amacındadır: 1) Mouffe'un, mevcut liberal demokratik siyaset pratiklerinin dayandığı ontolojik kabullerin "çatışma" nosyonunu kavrayamamak nedeniyle siyasetin güncel krizlerine yanıt veremeyeceğine ilişkin saptamaları doğrudur. 2) Buna karşın, liberal demokrasilerin güncel açmazıyla başa çıkabilmek üzere Mouffe'un önerdiği "agonistik çare" ontolojik bir yaptırım kuramına dayanmayı başaramadığı için zorunlu olarak "etik tavsiye" düzeyinden öteye gidememektedir. 3) Mouffe'un önerdiği çarenin ifade olanağı bulacağı bir kuram için Spinozacı bir "güç ontolojisi" ve aynı çerçevede bir 'modus' olarak "egemen" kavrayışının geliştirilmesi zorunludur.Chantal Mouffe, who has been contributing to the trajectory of political philosophy for almost fifty years mostly in collaboration with Ernesto Laclau, recently published an article to signal what her political theory finally looks like based on her previous research presented rather in a nutshell fashion. This paper aims at developing an argument for the justification of three remarks based on the program developed in Mouffe's aforementioned latest work: 1) Mouffe is right in her claim that the existing liberal democratic practices of politics are far from responding to current crisis of politics, as they fail to develop relevant ontological convictions to understand the very notion of 'conflict'. 2) Nevertheless, the agonistic relief suggested by Mouffe herself to tackle with the contemporary challenges, which cannot be taken by liberal democracies as such, also falls short and cannot go beyond making moral recommendations for it also lacks an underlying ontological force. 3) Development of a Spinozistic power ontology -together with the conception of 'the ruler' as a 'modus'- is a necessary condition if we are to benefit from Mouffe's agonistic relief.
13. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Necdet Yildiz Nietzsche’de Arı Öznenin Eleştirisi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Öz: Kant, “arı usun1 eleştirisi” ile metafiziğe 1) meşru iddialarını teslim etmeyi ve 2) yetkisiz olduğu yerleri göstererek arı usun kullanımındaki gerekli sınırları belirlemeyi amaçlamıştır. Ahlak felsefesinde ise Kant, ahlaki a priori bilgilerin —imkân koşulu olarak da olsa— bulunması gerektiğini öne sürmüştür. Nietzsche ise, farklı bir eleştirel felsefe ortaya koyarak, 1) öznenin ve usunun tamamen ampirik bir zeminde kurulduğunu göstermek suretiyle Kant’ın evrenselleştirdiği formel alt yapıyı olumsallaştırmış ve 2) bir canlı olan öznenin, insan türüne faydalı olabilme potansiyeli bulunan bir bilme yetisinin bulunduğunu öne sürmüştür. Bu makale, Nietzsche’nin Kant’ın eleştirisini perspektivist bir süreç episteme-ontolojisi ve soykütüksel2 yöntemle nasıl ileri götürüp arı öznenin eleştirisi haline getirdiğini göstermeyi amaçlamaktadır.Kant, with his project of “the critique of pure reason,” aimed at 1) deciding where metaphysics has legitimate claims, and 2) showing where metaphysics has groundless pretensions and setting necessary limits to pure reason thereupon. In his moral philosophy, Kant claimed that —albeit as a condition of possibility— there must be moral a priori knowledge in our reason. On the other hand, Nietzsche, performing a different critical philosophy, 1) made contingent the formal structure which Kant had universalized by showing that subject —and its reason— is constructed on an empirical ground, and 2) claimed that, subject, who is a living being, has an intellect which is capable of producing knowledge potentially beneficial for itself or the human species. This article aims to show how Nietzsche took Kant’s critique a step forward via his perspectivist process episteme-ontology and his genealogical method; and how he transformed the critique into “the critique of pure subject.”
14. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Emrah Konuralp Attempts on Non-Reductionist Marxist Theory of the State: A Stimulating Rehearsal or a Coherent Approach?
abstract | view |  rights & permissions | cited by
As an oversimplification of economic reductionism, the base/superstructure metaphor is over identified with Marxist theory of the state, and the state has been considered to be corresponding to the latter. This over identification was seen inconvenient by some Marxist theoreticians who have been looking forward to analyse the state through a non-reductionist perspective. In this article, those attempts are compared and contrasted by dividing them into two categories and by using open Marxism as the banner of a distinctive group among non-reductionists. The main theme of this article is to clarify major theses of non-reductionists and to address to the apparent tensions within themselves. Despite their points of differentiations, they share a commonality in their hostility towards ‘traditional historical materialism’ and even towards structural Marxism. The positions mentioned in this article may not be considered as a coherent and consistent non-reductionist theory of the state due to their variations within themselves; however, at least they are successful as contemporary ‘attempts’ of non-reductionist Marxist theory of the state that would pave ground to a more consistent theory. In this article, they are considered to be stimulating as they ground their unease with reductionism on appealing issues.Ekonomik indirgemeciliğin bir yalınlaştırması olan altyapı/üstyapı metaforu Marksist devlet kuramıyla aşırı özdeşleştirilmektedir ve bu bağlamda devletin üstyapıya denk düştüğü düşünülmektedir. Bu aşırı özdeşleştirme, devleti indirgemeci olmayan bir bakış açısıyla çözümlemeye çaba gösteren bazı Marksist kuramcılar tarafından uygunsuz bulunmuştur. Bu makalede, bu çabalar sınıflara ayrılarak karşılaştırılmıştır ve açık Marksizm, indirgemeci olmayan yaklaşımlar içinde farklı bir grubun etiketi olarak kullanılmıştır. Bu makalenin ana teması, indirgemeci olmayan yaklaşımların temel tezlerini ortaya koymak ve bunlar arasındaki görünür gerilimlere dikkat çekmektir. Farklılaştıkları noktalar olmasına karşın ‘geleneksel tarihsel maddecilik’ ve yapısalcı Marksizme karşı tutumları ortaktır. Bu makalede ele alınan yaklaşımlar kendi aralarındaki çeşitliliklerden ötürü açık ve tutarlı bir indirgemeci olmayan devlet kuramı olarak değerlendirilmeyebilir; ancak, bunlar en azından daha tutarlı bir indirgemeci olmayan çağdaş Marksist devlet kuramına doğru evrilecek başarılı ‘çabalar’dır. Bu makalede, bu çabalar sorunları ele almada indirgemeciliğe karşı tedirginliklerini temellendirdikleri ölçüde ufuk açıcı görülmektedir.
15. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ömer Faik Anli Bilim, Sosyal Bilim ve Coğrafya: Bilgi-kuramsal Bir Yeniden Ziyaret
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışmanın temel tezi, coğrafya disiplininin tarihi ve felsefesinin makro-epistemolojik tartışmaların görünür örneği konumunda olduğudur. Bu makalede, coğrafyanın tarihinin ve felsefesinin “İki Kültür” tartışmasına yeni bir açılım sağlama olanağı taşıdığı savunulmaktadır. Coğrafyada “İki Kültür” hakkında bir kavram-yorulması olmadığından bu disiplin yeni yaklaşımların tartışılması için diğerlerinden daha uygundur. Bununla birlikte, çok-paradigmalı bir disiplin olarak coğrafyanın bilim adını ne ölçüde koruyabileceği belirlenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca coğrafyada bir model olarak açığa çıkan çok-paradigmalı sosyal bilimin yeni bir bilim tanımı sunup sunamayacağı tartışmaya açılmaktadır. 20. yüzyılın son otuz yılında bilim felsefesi ve tarihinde (ve bunlara eklemlenen bilim sosyolojisinde) varolan “İki Kültür” ayrımına karşı çıkan çalışmalar kendilerine geniş bir alan açmışlardır. Bu bağlamda coğrafya disiplininde epistemolojik tutumların gelişimiyle makro-epistemolojik tartışmalar paralel birer iz olarak incelenmektedir. Ulaşılan sonuç, bilim incelemelerinin empirik alanı olarak coğrafya disiplininin çok-paradigmalı bilim modellemesi için tam uygunluk taşıdığı yönündedir.The main thesis of this study is that the history and philosophy of geography is visible example of the macro-epistemological debates. In this article, it is advocated that the history and the philosophy of geography has a potentiality of providing a new approach to the debate of Two Cultures. In geography, there is not any concept-fatigue about ‘Two Cultures’ and because of this situation the discipline of geography is more suitable than the other disciplines for discussing new approaches. On the other hand, it is investigated that in what extent the geography may retain the name of science as a multi-paradigm discipline. And also it is opened to debate that the multi-paradigm social science which emerged as a new model from the geography whether can be offer a new science definition. Of the 20th century’s last thirty years, the studies which were in oppositon to existing Two Cultures distinctions have found a large field for themselves in the philosophy and history of science (and the sociology of science which appendant to them). In this context, the development of the geography, discipline’s epistemological attitudes and macro-epistemological debates are investigated as parallel traces. The conclusion of the paper is that the discipline of geography as an empirical field of science studies is fully compatible with multi-paradigm science model.
16. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ahmet Umut Hacifevzioğlu Padovalı Marsilius’da İktidarın Dünyeviliği
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Asıl ereği devleti laik temeller üzerine kurmak olan Marsilius’un modern, hatta devrimci olan yanı da budur. Reformcular üzerine büyük etkisi olan Marsilius’un reformculardan ayrıldığı en önemli çizgisi laik bir düşünür olmasıdır. Siyasal düşüncesi ve anlayışı bakımından Aristotelesçi olan Marsilius’un ideali, ortaçağın teokratik toplum yapısı yerine laik bir toplum düzeni kurmaktır. Marsilius’a göre laik bir toplum dünyevi erekler üzerine kuruludur; böyle bir toplum iyi yaşam ereğini öbür dünyada değil, bu dünyada gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Tam da bu nedenle, bir siyasal toplumda dini kurallar ve dogmalara yer yoktur. Dini öğreti yalnızca ruhun esenliğini ilgilendirdiğine göre, bu hakikatlerden sapanlar ancak öbür dünyada bunun cezasını görebilirler.The real goal of Marsilius is to establish the state on secular bases rather than all the old worldly powers alone. This is the modern, even revolutionary side of Marsilius. Marsilius, who had a great influence on reformers, was a secular thinker and by being a secular thinker, he was different from other reformers. The ideal of Marsilius, the Aristotelian in political thought and understanding, is to establish a secular society structure instead of the theocratic society structure in the middle ages. According to Marsilius, a secular society is based on earthly goals; such a society should try to achieve good living conditions in this world, not in the other world. That is precisely why there is no religious rule and dogma in a political society. Since religious truths are concerned only with spiritual well-being, those who deviate from these truths can only be punished in the other world.
17. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Tevfik Uyar A Secondary Tool for Demarcation Problem: Logical Fallacies
abstract | view |  rights & permissions | cited by
According to Thagard, the behavior of practitioners of a field may also be used for demarcation between science and pseudoscience due to its social dimension in addition to the epistemic one. I defended the tendency of pseudoscientists to commit fallacies, and the number of fallacies they commit can be a secondary tool for demarcation problem and this tool is consistent with Thagardian approach. In this paper, I selected the astrology as the case and I revealed nine types of logical fallacies frequently committed by astrologers while introducing their field and/or defending their claims against the scientific inquiries and refutation efforts. I also argued that recognizing these fallacies may help the audience to demarcate between the scientific and the pseudoscientific arguments.Thagard’a göre sözdebilimlerin epistemolojik boyutunun yanı sıra sosyal boyutu da bulunmaktadır ve bilim ve sözdebilim ayrım probleminde bir alanın uygulayıcılarının davranışları da bir araç olarak kullanılabilir. Bu makalede sözdebilimcilerin mantıksal safsata kullanmaya olan eğilimleri ve safsataya başvurma sıklıklarının bilim-sözdebilim ayrımında kullanılabilecek ikincil bir araç olduğu savunulmaktadır. Örnek olarak astroloji sözdebilimi seçilmiş ve astrologların alanlarını tanıtırken ya da savunurken sıklıkla başvurdukları dokuz mantıksal safsataya yer verilmiştir. Ayrıca bu safsataları tanımanın bilimsel ve sözdebilimsel argümanları ayırt edebilmede yardımcı olacağı ileri sürülmüştür.
18. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Elif Çetinkiran Balci Hartmann’da Değer ve Değerlendirme Problemi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu makalede Nicolai Hartmann’ın “değer” ve “değerler” görüşü ele alınacak, değer felsefesine katkıları ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Değer kavramı, felsefe tarihinde oldukça tartışmalı bir kavramdır. Kimi düşünürler değerler alanını bilinemez, karanlık bir uçurum olarak nitelendirirken, kimileri ise değer kavramının önemine dikkat çekmekle birlikte içini farklı şekillerde doldurmuşlardır. Felsefe tarihine kısa bir bakış, bu konu üzerinde henüz anlaşılmış bir görüş birliğinin bulunmadığını göstermeye yeter. Hartmann, değer felsefesinin henüz emekleme çağında, değerlerle ilgili önemli fikirleriyle bu alana büyük katkılar sunmuştur. Bu makalede, Hartmann’ın değer felsefesinin içeriği ve önemine dikkat çekerek doğru değerlendirme yapmanın imkânı ortaya koyulacaktır.This article aims to investigate Nicolai Hartmann’s view of “value” and “values”, reveal his contributions to value philosophy. The notion of “value” is quite controversial in the history of philosophy. While some thinkers evaluate the notion of values as an unknowable, dark cilff; others point out the importance of the notion of values and describe it in different ways. A quick glimpse at the history of philosophy would be enough to see the lack of consensus regarding this topic. Hartmann contributed greetly to the philosophy of values with his crucial ideas. This article presents the content and importance of Hartmann’s philosophy of values and demonstrates the chance of making true evaluations.
19. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Aydan Turanli Martin Heidegger on Technology: A Response to Essentialist Charge
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Martin Heidegger is one of the major philosophers influencing discussions of the condition of technology in the modern era especially with his very much debated article, “The Question Concerning Technology.” However, his views of technology are variously interpreted. Andrew Feenberg and Don Ihde accuse Martin Heidegger of being “essentialist.” Feenberg also implies that Heidegger is a technological determinist and a strong pessimist. On the other hand, Iain Thomson asserts that Heidegger’s view of technology is not essentialist in the traditional sense. David Edward Tabachnick also underlines that essentialism in Heidegger does not necessarily include determinism. In this article, I defend Heidegger against Feenberg’s essentialist charge. First, I summarize Feenberg’s interpretation of Heidegger. Secondly, I criticize Feenberg to show that his accusations against Heidegger are unjustified.Martin Heidegger, özellikle çok tartışılan “Teknolojiye İlişkin bir Soru” makalesiyle modern dönemde teknolojinin durumuyla ilgili tartışmaları etkileyen en önemli filozoflardan biridir. Ancak, onun teknoloji görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Andrew Feenberg ve Don Ihde, Heidegger’i, özcü olmakla suçlarlar. Feenberg, ayrıca da Heidegger’in teknolojik determinist ve güçlü anlamda pesimist olduğunu ima eder. Diğer yandan, Iain Thomson, Heidegger’in teknoloji görüşünün geleneksel anlamda özcü olmadığını iddia eder. David Edward Tabachnick’de, Heidegger’de özcülüğün, determinizmi içermediğinin altını çizer. Bu makalede, Feenberg’in özcü suçlamasına karşı Heidegger’i savunacağım. İlk olarak, Feenberg’in Heidegger yorumunu özetleyeceğim. İkinci olarak, Heidegger’e karşı suçlamalarının temelsiz olduğunu göstermek için Feenberg’i eleştireceğim.
20. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Çetin Balanuye Education of Emotions as a Possibility of Handling Value Conflicts
abstract | view |  rights & permissions | cited by
It is widely accepted that one of the most crucial issues in philosophy of education is related to the concept of value. The contemporary debates on the concept of value and the power of education to deal with value conflicts revolve around two basic questions. First: How can I live personally flourishing life with a responsibility for the universe in general and others in particular? Second: In what ways can education help us find a common ground between living well and being morally good? It is argued in this piece of work that education of emotions can be reconsidered as a promising remedy for this dilemma. A Deweyian account of desirable habit formation is elaborated, endorsed and defended, yet possible objections to the account is taken into consideration.Eğitim felsefesinin en merkezi sorunlarından birinin değer kavramıyla ilişkili olduğu büyük ölçüde kabul görür. Hem değer kavramı, hem de eğitimin değer çatışmalarının çözümünde ne ölçüde etkili olabileceğine ilişkin çağdaş tartışmaların iki temel soru çevresinde dolaştığı görülmektedir. Birincisi: Genel olarak evrensel çevre ve özellikle de insani çevreye karşı sorumlu, ama aynı zamanda kişisel açıdan mutlu bir yaşam sürmek nasıl olanaklı olur? İkincisi. Bu çerçevede, eğitim, iyi yaşamak ile iyi biri olmak arasında bir uzlaşım geliştirmemize hangi biçimlerde yardımcı olabilir? Bu çalışmada duyguların eğitimi olarak özetlenen yaklaşımın sözü edilen sorunsalı aşmak açısından ümit verici olduğu savunulacaktır. Bu amaçla, Deweyci bir ‘yeğlenebilir alışkanlık biçimlendirme’ yaklaşımının ayrıntılandırılması ve savunusu yapılmakta, ayrıca bu yaklaşıma yöneltilebilecek itirazlar da gözden geçirilmektedir.