Already a subscriber? - Login here
Not yet a subscriber? - Subscribe here

Displaying: 1-6 of 6 documents


1. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Aydan Turanli Martin Heidegger on Technology: A Response to Essentialist Charge
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Martin Heidegger is one of the major philosophers influencing discussions of the condition of technology in the modern era especially with his very much debated article, “The Question Concerning Technology.” However, his views of technology are variously interpreted. Andrew Feenberg and Don Ihde accuse Martin Heidegger of being “essentialist.” Feenberg also implies that Heidegger is a technological determinist and a strong pessimist. On the other hand, Iain Thomson asserts that Heidegger’s view of technology is not essentialist in the traditional sense. David Edward Tabachnick also underlines that essentialism in Heidegger does not necessarily include determinism. In this article, I defend Heidegger against Feenberg’s essentialist charge. First, I summarize Feenberg’s interpretation of Heidegger. Secondly, I criticize Feenberg to show that his accusations against Heidegger are unjustified.Martin Heidegger, özellikle çok tartışılan “Teknolojiye İlişkin bir Soru” makalesiyle modern dönemde teknolojinin durumuyla ilgili tartışmaları etkileyen en önemli filozoflardan biridir. Ancak, onun teknoloji görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Andrew Feenberg ve Don Ihde, Heidegger’i, özcü olmakla suçlarlar. Feenberg, ayrıca da Heidegger’in teknolojik determinist ve güçlü anlamda pesimist olduğunu ima eder. Diğer yandan, Iain Thomson, Heidegger’in teknoloji görüşünün geleneksel anlamda özcü olmadığını iddia eder. David Edward Tabachnick’de, Heidegger’de özcülüğün, determinizmi içermediğinin altını çizer. Bu makalede, Feenberg’in özcü suçlamasına karşı Heidegger’i savunacağım. İlk olarak, Feenberg’in Heidegger yorumunu özetleyeceğim. İkinci olarak, Heidegger’e karşı suçlamalarının temelsiz olduğunu göstermek için Feenberg’i eleştireceğim.
2. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Çetin Balanuye Education of Emotions as a Possibility of Handling Value Conflicts
abstract | view |  rights & permissions | cited by
It is widely accepted that one of the most crucial issues in philosophy of education is related to the concept of value. The contemporary debates on the concept of value and the power of education to deal with value conflicts revolve around two basic questions. First: How can I live personally flourishing life with a responsibility for the universe in general and others in particular? Second: In what ways can education help us find a common ground between living well and being morally good? It is argued in this piece of work that education of emotions can be reconsidered as a promising remedy for this dilemma. A Deweyian account of desirable habit formation is elaborated, endorsed and defended, yet possible objections to the account is taken into consideration.Eğitim felsefesinin en merkezi sorunlarından birinin değer kavramıyla ilişkili olduğu büyük ölçüde kabul görür. Hem değer kavramı, hem de eğitimin değer çatışmalarının çözümünde ne ölçüde etkili olabileceğine ilişkin çağdaş tartışmaların iki temel soru çevresinde dolaştığı görülmektedir. Birincisi: Genel olarak evrensel çevre ve özellikle de insani çevreye karşı sorumlu, ama aynı zamanda kişisel açıdan mutlu bir yaşam sürmek nasıl olanaklı olur? İkincisi. Bu çerçevede, eğitim, iyi yaşamak ile iyi biri olmak arasında bir uzlaşım geliştirmemize hangi biçimlerde yardımcı olabilir? Bu çalışmada duyguların eğitimi olarak özetlenen yaklaşımın sözü edilen sorunsalı aşmak açısından ümit verici olduğu savunulacaktır. Bu amaçla, Deweyci bir ‘yeğlenebilir alışkanlık biçimlendirme’ yaklaşımının ayrıntılandırılması ve savunusu yapılmakta, ayrıca bu yaklaşıma yöneltilebilecek itirazlar da gözden geçirilmektedir.
3. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Mehmet Hilmi Demir Stalnaker’s Hypothesis: A Critical Examination of Hájek’s Counter Argument
abstract | view |  rights & permissions | cited by
According to what is known as Stalnaker’s hypothesis, the probability of a conditional statement is equal to the conditional probability of the statement’s consequent given the statement’s antecedent. Starting with David Lewis, many have attempted to show that this hypothesis cannot be true for non-trivial probability functions. These attempts, which are known as the triviality results, cannot refute the hypothesis conclusively, because the triviality results usually rest on controversial assumptions such as the closure of conditionalization. In addition to the triviality results, there is one often cited argument against Stalnaker’s hypothesis that does not seem to rest on a controversial assumption. The argument is Alan Hájek’s 1989 reductio argument, which purportedly shows that Stalnaker’s hypothesis leads to outright contradiction. In this paper, I critically evaluate Hajek’s reductio argument and show that it is not a valid argument. His argument is simply an instance of the petitio principii fallacy. On the positive side, I argue that my critical evaluation of Hajek’s argument brings us one step closer to the reconciliation of the analytical and empirical examinations of Stalnaker’s hypothesis.Literatürde Stalnaker hipotezi olarak bilinen iddiaya göre, bir şartlı önermenin olasılığı, o önermenin art bileşenin ön bileşeninine şartlı olasılığına eşittir. David Lewis’in 1976 tarihli makalesinden beri birçok felsefeci bu iddianın sadece basit ve sıradan (trivial) olasılık fonksiyonları için geçerli olduğu, diğer daha işlevli (non-trivial) olasılık fonksiyonlarına uygulanamayacağını göstermeye çalışmışlar ve bu hedef doğrultusunda birçok ispat sunmuşlardır. Ancak sıradanlık sonuçları (triviality results) olarak bilinen bu tür ispatların Stalnaker hipotezini tam olarak reddetmeye yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü bu ispatların büyük bir çoğunluğu koşullamanın kapalılığı (closure of conditionalization) gibi tartışmalı olan varsayımlara dayanmaktadır. Literatürde tartışmalı herhangi bir varsayıma dayalı olmadığı iddia edilen ve sıklıkla gönderme yapılan bir başka argüman daha mevcuttur. Alan Hájek’in 1989 tarihli makalesinde olmayana ergi metodu ile geliştirdiği bu argüman, herhangi tartışmalı bir varsayıma dayanmadan, Stalnaker hipotezinin doğrudan çelişkiye neden olduğunu göstermektedir. Bu makalede Hájek’in argümanının geçerliliği detaylı olarak incelenmekte ve sonuçta söz konusu argümanın petitio principii çıkarsama hatasını barındırdığı ve bu sebeple de geçerli olmadığı tespit edilmektedir. Pozitif katkı olarak ise bu varılan tespitin Stalnaker hipotezinin analitik ve ampirik değerlendirmeleri arasında var olan uyuşmazlığın giderilmesinde bir adım daha ileri gitmemizi sağladığı iddia edilmektidir.
4. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Funda Neslioğlu Serin “The Strong Programme” and the Rationality Debate
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Various approaches have been made for understanding the nature of science and scientific knowledge. The social factors that played some role during the choice of scientific theories (like the theory of evolution) in the nineteenth century popularised the opinion that the scientific knowledge is the subject of a sociological research. During the ongoing discussions, one of the explanation or the justification models that was proposed is known as “the Strong Programme.” The main claim of “the Strong Programme” is that the social factors have a determining role for the choice of scientific theories, rather than the rational and universal criteria one may expect. Hence, those who were behind this view rejected all of the rational analyses made for the sciences and the scientific methods. In this paper, we try to investigate the validity of the claims of “the Strong Programme,” and to clarify whether it is possible to understand the real nature of science without any rational approach. It is argued that it would be insufficient to determine the content of the science merely by the social factors, the natural facts might be meaningful by themselves as well.Bilimin ve bilimsel bilginin doğasını açıklamak için farklı pek çok yaklaşım geliştirilmiştir. Özellikle ondokuzuncu yüzyıldaki bazı bilimsel kuramların (evrim kuramı gibi) tercihinde toplumsal etmenlerin rolünün gözlemlenmesi, bilimsel bilginin toplumbilimsel bir araştırma konusu olduğu kanısını yaygınlaştırmıştır. Bu süreçte ortaya konan açıklama ve gerekçelendirme modellerinden biri de “Strong Programme” (Güçlü Program) olarak anılandır. “Strong Programme” ın temel savı, bilimsel kuramların tercihinde sanıldığı gibi ussal ve evrensel ölçütlerin değil, toplumsal etmenlerin belirleyici olduğu yönündeydi. Dolayısıyla bu görüşü savunanlar, bilim ve bilimsel yöntem için ortaya konan tüm ussalcı çözümlemeleri reddettiler. Bu çalışmada, “Strong Programme”ın ileri sürdüğü savların haklılığı ve sanıldığı gibi usçu bir yaklaşım olmaksızın bilimin gerçek doğasını anlamanın olanaklı olup olmadığı soruşturulmaktadır. Bilimin içeriğinin bütünüyle ve sadece toplumsal etmenlerce belirlenemeyeceği, doğa olaylarının da kendi başlarına anlamlı olabileceği ileri sürülmektedir.
5. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Derviş Atahan, Zehragül Aşkin Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı İlişkisi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Gizlenmemişlik üzerine ontolojik ve epistemolojik bir farkındalığa karşılık gelen aletheia, Platon ve Heidegger›in düşünce dizgesinde temel bir konuma sahiptir. Her iki düşünür de kavramın yalnızca kökenine ve olanağına ilişkin bir inceleme yapmakla kalmamış aynı zamanda kavramın sanat yapıtı ile olan ilişkisinde açığa çıkan varoluş biçimlerinin kökensel değerine ilişkin bir sorgulama gerçekleştirmişlerdir. Biliş ve varoluş arasındaki ilinti, kendisinden hakikatin bilinebileceği varoluş biçimleri zemininde değerlendirildiğinde Platon için insanın akıl ve beden kapasitesinin kendi ontik ve epistemolojik varlığıyla doğrudan ilişkilendirildiği hiyerarşik bir onto-pistemolojik kavrayışa; Heidegger için ise ontik olanın, yalnızca ontik olan olması yeterliliğinde bilmeye kapı araladığı ve bu sayede de sanat yapıtı varoluşu dahil her bir varoluşun bilme edimiyle ilişkilendirilebildiği bir kavrayışa çıkmaktadır.The concept of Aletheia which corresponds to an epistemological and ontological awareness over about the disclosedness, occupies fundemental places in the thought-systems of both Heidegger and Plato. Either of the philosophers have not only made an examination on the origin and the possibility of this concept; but they have also made an inquiry on the original value of its existence-forms, which are revealed in the relationship of the concept with the work of art. The relation between cognition and existence is a hierarchical onto-epistemological conception of Plato, where the human mind and body capacity is directly related to its ontic and epistemological existence when evaluated in the context of the forms of existence that it can know the truth from; for Heidegger, the ontic opens a door to knowing that because it merely an ontic is, and in this way comes an understanding that every existence, including the existence of the artwork, can be associated with the act of knowing.
6. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Pınar Türkmen Birlik John Locke’ta Sözcüklerin Kurulumundan Toplumun Kurulumuna Uzlaşım Unsurunun Rolü
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Locke’un dile ilişkin düşüncelerinin en ayırt edici yönü uzlaşımsallıktır. Locke’un dil anlayışında sözcükler ile ideler arasındaki bağlantının bir parçası olarak ortaya çıkan uzlaşımsallık unsuru, Locke’un sağın bilgiye erişmedeki amacında ilk elde her ne kadar dildeki bir yetersizlik olarak ortaya konmuş da olsa, gerek yine de bu imkana yaklaşmayı sağlayacak tek unsur olarak düşünülmesi, gerekse de iletişimin imkanını sağlamasıyla ön plana çıkmaktadır. Öyle ki, Locke’ta hakikat olsun, bilgi olsun, anlam olsun gerçek varoluşun bir iz düşümünü veren gösterilenlerde bulunduğu kadar, iletişimin birliğinde ve temelde de bu birliği kuran uzlaşımsallığın kendisinde bulunmaktadır. Dilin bu uzlaşımsal karakteri hiç şüphe yok ki, bizi dilin toplumsal yönünü ele almaya iten en önemli unsurdur da. Dolayısıyla onun dil anlayışındaki uzlaşım unsuruna ayrıca toplumla ilgili düşüncelerini de gözetecek bütünleyici bir bakış açısıyla da bakmak gerekir. Öte yandan dilin hem dünyayı, hem de içinde yaşadığımız toplumu kavrama ve tasarlama şekli ile yakından ilişkili olduğu da gözetildiğinde, Locke’un dili uzlaşım temelinde düzenleyerek sözcüklerin yanlış ve yanıltıcı soyut genelliğinden kurtulup ‘sağın bilgiye’ ulaşmak suretiyle ideal bir topluma ulaşmak istediği de varsayılabilir. Bu bakımdan çalışmamız bütünleyici bir bakış açısıyla, Locke’un hem sözcüklerin kurulumunda, hem de dil dolayımıyla toplumun kurulumunda “uzlaşım” unsuruna yüklemiş olduğu rolü ve sonuçlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.The most distinguishing aspect of Locke’s thoughts pertaining to language is conventionalism. In Locke’s understanding of language, the factor of conventionalism emerging as a part of connection between words and ideas comes into prominence both through its being considered as the only element to ensure approaching this possibility and through its providing the possibility of communication although it has been presented as an insufficiency in language at once in his aim to obtain exact knowledge. So much so that, in Locke be it truth, be it knowledge or be it meaning, these exist in the unity of communication and in the conventionalism itself that essentially establish this unity as well as that they exist in those demonstrated which provide the projection of actual existence. This conventional characteristic of language, for sure, in the most significant element that leads us to deal with the social aspect of language. Thus, it is necessary to analyze the factor of conventionalism in his understanding of language from an integrative perspective that will take into account his thoughts regarding the society as well. On the other hand, when it is considered that language is closely related to both the world and the way it conceives and designs the society in which we live, it can be assumed that Locke, by organizing the language on the basis of conventionalism, wanted to reach an ideal society through getting rid of the words’ erroneous and deceptive abstract generality and obtaining exact knowledge. From this point of view, our study aims to reveal with an integrative perspective the role which Locke assigned to the factor of “conventionalism” both in organization of the words and in organization of the society thanks to mediation.