Already a subscriber? Login here
Not yet a subscriber? - Subscribe here

Displaying: 1-10 of 64 documents


araştirma makaleleri /research articles
1. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Mehmet Hilmi Demir Counterfactuals and Context: A Response to Brogaard and Salerno
abstract | view |  rights & permissions | cited by
According to the standard interpretation, counterfactuals fail to satisfy the following inference rules: contraposition, strengthening the antecedent and hypothetical syllogism. Contrary to the standard interpretation, Brogaard and Salerno (2008) argue that counterfactuals do satisfy these inference rules when context features are kept fixed in evaluating arguments with counterfactuals. For them, the main reason behind claiming that counterfactuals fail to satisfy these inference rules is the illicit shift in context when evaluating the arguments in question. If true, Brogaard and Salerno’s claim would have a devastating effect on the counterfactuals literature because almost the entire literature is based on the assumption that counterfactuals do not satisfy those inference rules. Given its importance, Brogaard and Salerno’s claim is examined in this paper. They are right in claiming that contextual features must be kept fixed throughout the evaluation of an argument, but the rest of their claim rests on a faulty reasoning. In the paper, I show that counterfactuals do fail to satisfy contraposition, strengthening the antecedent and hypothetical syllogism even when contextual features are kept fixed throughout the evaluation of an argument in the way Brogaard and Salerno require.Karşıolgusal önermelerin Lewis tarafından geliştirilen standart yorumuna göre, normal şartlı önermeler kullanıldığında geçerli olan bazı çıkarsama kuralları karşıolgusal önermeler kullanıldığında geçersiz olmaktadır. Bu çıkarsama kurallarından öne çıkanlar şunlardır: tersevirme, önbileşen güçlendirme ve varsayımsal kıyas. Brogaard ve Salerno (2008), literatürde genel kabul gören standart yorumun aksine, bu bahsi geçen çıkarsama kurallarının karşıolgusal önermeler kullanıldığında dahi geçerli olduğunu iddia etmektedirler. Brogaard ve Salerno’ya göre bu çıkarsama kurallarının kullanıldığı argümanları değerlendirirken eğer bağlama dair özellikler sabit tutulur ise bu durum açıkça görülecektir. Yani Brogaard ve Salerno'ya göre bahsi geçen çıkarsama kurallarının karşıolgusal önermeler için geçerli olmadığının düşünülmesi, argümanların değerlendirilmesinde bağlam özelliklerinin farkında olmadan değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır. Brogaard ve Salerno’nun bu iddiası, eğer doğru ise, çok önemlidir. Çünkü karşıolgusal önermeler üzerine olan literatürün tümü standard yoruma ve onun doğurduğu sonuçların kabulüne dayanmaktadır. Brogaard ve Salerno’nun iddiası doğru ise bu literatürün tümü anlamsızlaşacaktır. Bu makalede Brogaard ve Salerno’nun iddiası detaylı olarak incelenmektedir. Brogaard ve Salerno’nun belirttiği gibi argümanlar değerlendirilirken bağlama dair özellikler sabit tutulmalıdır. Ancak bağlama dair özellikler sabit tutulduğunda dahi karşıolgusal önermeler bahsi geçen çıkarsama kurallarını geçersiz kılmaktadır. Yani, Brogaard ve Salerno’nun ana iddiası yanlıştır. Bu makalede bu yanlışlık gösterilmektedir.
2. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Esra Çağri Mutlu Sokrates’in Öğretmeni Diotima
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Diotima, Platon’un Symposium diyalogunda karşımıza çıkan ve Sokrates’e erosun gizemlerini öğretmeyi vadeden bir öğretmendir. Fakat öğretisinden önce en çok tartışılan nokta onun bir kadın olmasıdır. Çünkü diyalogun yazıldığı dönemde hakim olan erkek egemen kültürde var olan bir kadındır; üstelik de yedi bilgeden biri sayılan Sokrates’e bir şeyler öğreteceğini iddia etmektedir. Yorumcular da bu iddiadan hareketle Diotima’ya dair farklı okumalar yaparlar. Kimisi onun kurgusal olduğunu, kimisi gerçek bir kadın olarak Platon’un felsefesindeki değişmeyi simgelediğini, bir kısmı ise Diotima’nın bir kadını simgelemekten ziyade Sokrates’in alter-egosu olduğunu ve aslında Sokrates’in onun ağzından söylemek istediklerini söylediğini belirtir. Makalede tüm bu farklı okumalar dikkate alınarak, cinsiyeti ve öğretisi ayrıntılarıyla analiz edilmeye çalışılacaktır.In Plato’s Symposium, Diotima promises to teach Socrates the mysteries of eros. However, the most controversial point superseding her teachings is the fact that she is a woman. For the period when the dialogue was written, she was a female within a male-dominated environment; furthermore, she was claimed to teach something to Socrates, who was considered one of the seven sages. Thus, based on this claim, the commentators interpret Diotima in different ways. Some say that she is a fiction, some say that as a real woman she symbolizes the change in the philosophy of Plato, and some say that Diotima is rather an alter-ego of Socrates and that it is Socrates himself who speaks through her. Taking all these different interpretations into consideration, this paper will attempt to analyze in detail the gender and the teachings of Diotima.
3. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
S. Atakan Altinörs Dil Felsefesindeki Klasik Anlayışa Karşı Saussure’ün Örtük İtirazları
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Ferdinand de Saussure yepyeni bir dil kavrayışı ışığında, yirminci asrın başlangıcında lengüistiği müstakil bir bilim olarak kurmuştur. Makalemizde gerekçelendirmeye çalıştığımız temel iddiamız, lengüistiği kurarken Saussure’ün bir yandan da dil felsefesindeki klasik anlayışla örtük bir hesaplaşma içinde olduğudur. Böylece, Saussure’ün açıkça ifade etmeden hesaplaştığı anlayışı ve hangi filozoflardan kaynaklandığını gün ışığına çıkarmayı denedik. Bu çerçevede, Saussure’ün derslerinde ve yazılarında, dil felsefesindeki klasik anlayışa esasen şu üç büyük itirazda bulunduğunu tespit ettik: 1) Dilsel işaret/gösterge işaret edene/gösterene indirgenemez: Hem dilsel işaret, işaret edenden ibaret değildir, hem de işaret eden kelime ile aynı şey değildir. 2) Dil öncesi idealar varsayımı geçersizdir. 3) “Anlam taşıma/anlamlılık”, bir “yerini tutma” olgusu değildir. Onun, sıraladığımız bu itirazlarını, felsefe tarihindeki adını anmadığı muhataplarının görüşleriyle ilişkilendirerek inceledik.Ferdinand de Saussure established linguistics as an independent science in the light of a brand new conception of language in early twentieth century. Our basic claim, which we try to justify in our paper, is that Saussure, while establishing linguistics, was implicitly defying the classical approach in philosophy of language. Thus, we tried to bring to light the approach that Saussure tacitly withstands and the philosophers from which such approach arose from. Consequently, we identified that Saussure put forward the following three major objections against classical approach of philosophy of language in his lessons and writings: 1) A linguistic sign cannot be reduced to a signifier, seeing not only that a linguistic sign does not only consist of a signifier, but also that a signifier is not identical to a word. 2) The assumption of pre-language ideas is invalid. 3) “Signification” is not a “substitution” phenomenon. We checked out these objections in relation to the views of his counterparts in the history of philosophy, whom Saussure never named.
4. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Barış Mutlu Alasdair MacIntyre’ın Çağdaş Sorunlar Karşısında Yeni Aristotelesçiliği
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Alasdair MacIntyre, Erdem Peşinde: Ahlak Teorisi Üzerine Bir Çalışma ile Aristotelesçi ahlak anlayışından nasıl uzaklaştığımızı ve bu uzaklaşma sonucunda modern kültürün ahlaki ve politik yaşam üzerindeki yansımalarını ve sorunlarını göstermeye çalışır. Erdem Peşinde’deki etkileyici tarihsel okumasını, Thomasçı yönü daha belirginleşecek bir şekilde diğer eserlerinde de sürdürür. MacIntyre eserleri boyunca, birbirlerine rakip farklı etik yaklaşımlar içerisinde Aristotelesçi etiğin güçlü yönlerine dikkat çeker ve bizi bu rakip yaklaşımlar konusunda ikna etmeye çalışır. Son eseri Modernitenin Çatışmaları İçerisinde Etik: İstek, Pratik Akıl Yürütme ve Anlatısal/Öyküsel’de amacı; Aristotelesçi terimlere bağlı olarak yaşamımızı ele alabileceğimizi göstermektir. Tüm gayreti Aristotelesçiliği yeniden canlandırmaktır. Çünkü, haklı olarak belirttiği gibi, Aristotelesçi felsefenin tarih sahnesinden bir dönem kaybolmasının nedeni, Aristotelesçi terimlerin rakipleri karşısında bir kenara çekilmesi, sıradan insanların gündelik yaşamlarına rehberlik edememesi olmuştur. MacIntyre, özellikle Marx’ın kapitalizm eleştirilerine de dikkat ile Aristotelesçiliğe bir dönüş çağrısında bulunur. Aristotelesçi terimlerle kuracağımız toplumsal pratiklerin, ileri modernite içerisinde önemli direnme alanları açacağını düşünür. Üzerinde durduğu Aristotelesçi toplumsal pratiklerde temel olan ise “ortak iyi”dir. Failler (agents) kendi potansiyellerini, doğalarını bu ortak iyi ile gerçekleştirirler; faillerin iyi bir yaşam sürmeleri ortak iyiyi bir kenara atmayan pratiklerle mümkündür. Bu pratikler faillerin isteklerini belli iyiler, belli erdemler yönünde disipline edecek, iyi yaşam yolunda daha güvenli yol almalarını sağlayacaktır. Özellikle isteklerimizin disiplini sonucunda yaptığımız ve karar verdiğimiz şeyleri gerekçelendirecek nedenleri öğrenir ve böylece kendi yaptıklarımızı diğer toplumun üyeleri için bilinebilir kılarız. Eylemlerimizi, kararlarımızı gerekçelendirmek toplumsal ve rasyonel bir hayvan olmamızın kaçınılmaz bir parçasıdır. Bizlerin kınanması ya da övülmesi “gerekçeler”le mümkün olacaktır ve gerekçeler de isteklerimizi yönlendirdiğimiz iyilere bağlı verilebilir. İşte MacIntyre Aristotelesçi bir şema ile pratik-istek-iyi ilişkisini tartışır. En son eseri Modernitenin Çatışmaları İçerisinde Etik’te bu tartışmasını, günümüzün en önemli ahlak filozoflarından biri olan Bernard Williams’a dikkatle yürütür, onunla hesaplaşarak ilerler. Bu çalışmamızda, MacIntyre’ın en son eserine dikkat ile, Yeni-Aristotelesçi okumasını göreceğiz.Alasdair MacIntyre, with his book After Virtue: A Study in Moral Theory tries to show how we move away from Aristotelianism, and the problems of the moral and political life of modern cultures as a result of this departure. His impressive historical reading in After Virtue continues in his other works with making his Thomistic direction clear. Through his work, he draws attention to the strengths of Aristotelian ethics within rivaling different ethical approaches. His aim in his recent work, Ethics in the Conflicts of Modernity: Essay on Desire, Practical Reasoning, and Narrative is to show that we can handle our life even today by depending on the Aristotelian terms. In this way, he tries to revive Aristotle. For, as he rightly pointed out, the reason of the disappearance of the Aristotelian philosophy from the stage of history is the fact that Aristotelian terms were not able to guide everyday lives of ordinary people. MacIntyre, with paying attention to Marx’s critics of capitalism, wants to revive Aristotelianism. He thinks that the social practices we build with Aristotelian terms will open areas of resistance that do not conform values of advanced modernity, within this modernity. What is important in these practices is “common good”. The agents carry out their potentials, their natures with this common good. What needs to be done is to discipline the wishes, in this good way of life according to goods, that is, to virtues. As the result of this discipline, we learn the reasons to justify what we have decided, what we have done, so that we can make our own doings intelligible for the other members of the community. MacIntyre thinks that we can implement this Aristotelian outline to our lives and gives some important answers to Bernard Williams’s critique of Aristotle, who is one of the most important moral philosophers of this age. In this work, we will consider the reading of MacIntyre’s Neo-Aristotelian reading by paying attention to his latest work.
5. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Sezen Bektaş Bilgiyi Nasıl Temsil Edebiliriz?: Bir Örnek Olarak Sorular ve Sorgulayıcı Mantık
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu yazı en genel haliyle keşfetme süreci içerisinde gerçekleştirilen sorgulamaların mantığını aramaktadır. Başka bir deyişle, yeni bir bilgi edinimiyle sonlanan sorgulama süreçlerinin nasıl işlediğine basit ve genelleştirilebilir bir açıklama getirmektir. Bu sebeple yalnızca bilimsel keşiflere özgü değil, daha geniş bir açıdan “yaratıcılık” olarak adlandırılabilecek tüm durumlara dair giriş niteliğinde bir mantık örneklemeye çalışacağım. Yalnızca tarihsel olarak yepyeni bir olgu ya da olayın keşfini değil aynı zamanda tek bir kişi özelinde olsa dahi daha önce bilinmeyen bir şeyin idrak edilişi kadar yaygın bir fenomenin de nasıl gerçekleştiğini inceleyeceğim. Bunun için başvuracağım temel kaynaklar J. Hintikka’nın enformasyon edinimi sırasında işletilen sorgulayıcı mantık temelinde sunduğu epistemoloji ve M. Koralus ve S. Mascarenhas’ın düşünme ediminin psikolojisini açıklamak için yararlandığı erotetik mantık olacak. İlk kaynağa, bilginin temsili konusuna felsefi bir bakış açısı sunmak ve sorgulama pratiğinin kendisini bir temsil biçimi olarak tanıtmak için yer vereceğim. İkincisine başvurma nedenim ise başarılı sorgulama süreçleri kadar başarısız olduklarımızdan da belli bir rasyonalite çıkarabildiğimizi göstermek ve insan beyninin nasıl işlediği sorusuna soru yanıtlamadaki becerimizden hareketle bir cevap geliştirmek olacak. Son olarak ise tüm bu teorilerin sunduğu zeminde bilgiyi sınıflandırmak için kullanabileceğimiz bir soru ontolojisi önereceğim. Temelde sorulabilecek tüm soruları şekil ve içeriklerine dair kimi başlıklar altında gruplamaya yarayan bir sistemin sağlayacağı faydalara değineceğim.This article, in its most general form, seeks to determine the rationale of the inquiries carried out within the discovery process. In other words, this article is to provide a simple and generalized explanation of how the inquiries that end with the acquisition of new pieces of knowledge proceed. For this reason, I will try to exemplify the logic of any act that can be called "creativity" rather than just the discoveries in the history of science. I will examine not only the discovery of a historically new phenomenon, but also how a phenomenon as widespread as the perception of something previously unknown will occur in personal history is going to be examined. The main sources for this will be the epistemology on which J. Hintikka is based on the interrogative logic operated during the acquisition of information and the erotic logic that M. Koralus and S. Mascarenhas use to explain the psychology of the act of thinking. I will refer to the first source with the aim of developing a philosophical perspective on representing knowledge and introducing the practice of inquiry as a form of representation. The second source will be referred to show that we are able to rationalize the experiences of failures as well as successful interrogation processes, and to develop a response to the question of how human brain works, from our ability to answer the questions in general. Finally, I would like to propose a question ontology that we can use to classify information in the basis of all these theories. I will briefly mention about the benefits of a system that will group all the questions that can be basically asked under certain headings and tags about their forms and contents.
6. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Çetin Balanuye Agonistik Demokrasideki Kayıp Kavram: Bir ‘Modus’ Olarak Egemen
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Çatışmacı demokrasi kuramıyla Ernesto Laclau ile birlikte yarım asırdır siyaset felsefesi yazınına katkıda bulunan Chantal Mouffe yakınlarda kuramın aldığı son şekli, önceki çalışmaları da özetleyecek bir biçimde bir makalede ele aldı. Bu çalışma, anılan makalede geliştirilmiş izleğe bağlı kalarak şu üç görüşü temellendirmek amacındadır: 1) Mouffe'un, mevcut liberal demokratik siyaset pratiklerinin dayandığı ontolojik kabullerin "çatışma" nosyonunu kavrayamamak nedeniyle siyasetin güncel krizlerine yanıt veremeyeceğine ilişkin saptamaları doğrudur. 2) Buna karşın, liberal demokrasilerin güncel açmazıyla başa çıkabilmek üzere Mouffe'un önerdiği "agonistik çare" ontolojik bir yaptırım kuramına dayanmayı başaramadığı için zorunlu olarak "etik tavsiye" düzeyinden öteye gidememektedir. 3) Mouffe'un önerdiği çarenin ifade olanağı bulacağı bir kuram için Spinozacı bir "güç ontolojisi" ve aynı çerçevede bir 'modus' olarak "egemen" kavrayışının geliştirilmesi zorunludur.Chantal Mouffe, who has been contributing to the trajectory of political philosophy for almost fifty years mostly in collaboration with Ernesto Laclau, recently published an article to signal what her political theory finally looks like based on her previous research presented rather in a nutshell fashion. This paper aims at developing an argument for the justification of three remarks based on the program developed in Mouffe's aforementioned latest work: 1) Mouffe is right in her claim that the existing liberal democratic practices of politics are far from responding to current crisis of politics, as they fail to develop relevant ontological convictions to understand the very notion of 'conflict'. 2) Nevertheless, the agonistic relief suggested by Mouffe herself to tackle with the contemporary challenges, which cannot be taken by liberal democracies as such, also falls short and cannot go beyond making moral recommendations for it also lacks an underlying ontological force. 3) Development of a Spinozistic power ontology -together with the conception of 'the ruler' as a 'modus'- is a necessary condition if we are to benefit from Mouffe's agonistic relief.
7. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 5 > Issue: 1
Necdet Yildiz Nietzsche’de Arı Öznenin Eleştirisi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Öz: Kant, “arı usun1 eleştirisi” ile metafiziğe 1) meşru iddialarını teslim etmeyi ve 2) yetkisiz olduğu yerleri göstererek arı usun kullanımındaki gerekli sınırları belirlemeyi amaçlamıştır. Ahlak felsefesinde ise Kant, ahlaki a priori bilgilerin —imkân koşulu olarak da olsa— bulunması gerektiğini öne sürmüştür. Nietzsche ise, farklı bir eleştirel felsefe ortaya koyarak, 1) öznenin ve usunun tamamen ampirik bir zeminde kurulduğunu göstermek suretiyle Kant’ın evrenselleştirdiği formel alt yapıyı olumsallaştırmış ve 2) bir canlı olan öznenin, insan türüne faydalı olabilme potansiyeli bulunan bir bilme yetisinin bulunduğunu öne sürmüştür. Bu makale, Nietzsche’nin Kant’ın eleştirisini perspektivist bir süreç episteme-ontolojisi ve soykütüksel2 yöntemle nasıl ileri götürüp arı öznenin eleştirisi haline getirdiğini göstermeyi amaçlamaktadır.Kant, with his project of “the critique of pure reason,” aimed at 1) deciding where metaphysics has legitimate claims, and 2) showing where metaphysics has groundless pretensions and setting necessary limits to pure reason thereupon. In his moral philosophy, Kant claimed that —albeit as a condition of possibility— there must be moral a priori knowledge in our reason. On the other hand, Nietzsche, performing a different critical philosophy, 1) made contingent the formal structure which Kant had universalized by showing that subject —and its reason— is constructed on an empirical ground, and 2) claimed that, subject, who is a living being, has an intellect which is capable of producing knowledge potentially beneficial for itself or the human species. This article aims to show how Nietzsche took Kant’s critique a step forward via his perspectivist process episteme-ontology and his genealogical method; and how he transformed the critique into “the critique of pure subject.”
8. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Emrah Konuralp Attempts on Non-Reductionist Marxist Theory of the State: A Stimulating Rehearsal or a Coherent Approach?
abstract | view |  rights & permissions | cited by
As an oversimplification of economic reductionism, the base/superstructure metaphor is over identified with Marxist theory of the state, and the state has been considered to be corresponding to the latter. This over identification was seen inconvenient by some Marxist theoreticians who have been looking forward to analyse the state through a non-reductionist perspective. In this article, those attempts are compared and contrasted by dividing them into two categories and by using open Marxism as the banner of a distinctive group among non-reductionists. The main theme of this article is to clarify major theses of non-reductionists and to address to the apparent tensions within themselves. Despite their points of differentiations, they share a commonality in their hostility towards ‘traditional historical materialism’ and even towards structural Marxism. The positions mentioned in this article may not be considered as a coherent and consistent non-reductionist theory of the state due to their variations within themselves; however, at least they are successful as contemporary ‘attempts’ of non-reductionist Marxist theory of the state that would pave ground to a more consistent theory. In this article, they are considered to be stimulating as they ground their unease with reductionism on appealing issues.Ekonomik indirgemeciliğin bir yalınlaştırması olan altyapı/üstyapı metaforu Marksist devlet kuramıyla aşırı özdeşleştirilmektedir ve bu bağlamda devletin üstyapıya denk düştüğü düşünülmektedir. Bu aşırı özdeşleştirme, devleti indirgemeci olmayan bir bakış açısıyla çözümlemeye çaba gösteren bazı Marksist kuramcılar tarafından uygunsuz bulunmuştur. Bu makalede, bu çabalar sınıflara ayrılarak karşılaştırılmıştır ve açık Marksizm, indirgemeci olmayan yaklaşımlar içinde farklı bir grubun etiketi olarak kullanılmıştır. Bu makalenin ana teması, indirgemeci olmayan yaklaşımların temel tezlerini ortaya koymak ve bunlar arasındaki görünür gerilimlere dikkat çekmektir. Farklılaştıkları noktalar olmasına karşın ‘geleneksel tarihsel maddecilik’ ve yapısalcı Marksizme karşı tutumları ortaktır. Bu makalede ele alınan yaklaşımlar kendi aralarındaki çeşitliliklerden ötürü açık ve tutarlı bir indirgemeci olmayan devlet kuramı olarak değerlendirilmeyebilir; ancak, bunlar en azından daha tutarlı bir indirgemeci olmayan çağdaş Marksist devlet kuramına doğru evrilecek başarılı ‘çabalar’dır. Bu makalede, bu çabalar sorunları ele almada indirgemeciliğe karşı tedirginliklerini temellendirdikleri ölçüde ufuk açıcı görülmektedir.
9. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ömer Faik Anli Bilim, Sosyal Bilim ve Coğrafya: Bilgi-kuramsal Bir Yeniden Ziyaret
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışmanın temel tezi, coğrafya disiplininin tarihi ve felsefesinin makro-epistemolojik tartışmaların görünür örneği konumunda olduğudur. Bu makalede, coğrafyanın tarihinin ve felsefesinin “İki Kültür” tartışmasına yeni bir açılım sağlama olanağı taşıdığı savunulmaktadır. Coğrafyada “İki Kültür” hakkında bir kavram-yorulması olmadığından bu disiplin yeni yaklaşımların tartışılması için diğerlerinden daha uygundur. Bununla birlikte, çok-paradigmalı bir disiplin olarak coğrafyanın bilim adını ne ölçüde koruyabileceği belirlenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca coğrafyada bir model olarak açığa çıkan çok-paradigmalı sosyal bilimin yeni bir bilim tanımı sunup sunamayacağı tartışmaya açılmaktadır. 20. yüzyılın son otuz yılında bilim felsefesi ve tarihinde (ve bunlara eklemlenen bilim sosyolojisinde) varolan “İki Kültür” ayrımına karşı çıkan çalışmalar kendilerine geniş bir alan açmışlardır. Bu bağlamda coğrafya disiplininde epistemolojik tutumların gelişimiyle makro-epistemolojik tartışmalar paralel birer iz olarak incelenmektedir. Ulaşılan sonuç, bilim incelemelerinin empirik alanı olarak coğrafya disiplininin çok-paradigmalı bilim modellemesi için tam uygunluk taşıdığı yönündedir.The main thesis of this study is that the history and philosophy of geography is visible example of the macro-epistemological debates. In this article, it is advocated that the history and the philosophy of geography has a potentiality of providing a new approach to the debate of Two Cultures. In geography, there is not any concept-fatigue about ‘Two Cultures’ and because of this situation the discipline of geography is more suitable than the other disciplines for discussing new approaches. On the other hand, it is investigated that in what extent the geography may retain the name of science as a multi-paradigm discipline. And also it is opened to debate that the multi-paradigm social science which emerged as a new model from the geography whether can be offer a new science definition. Of the 20th century’s last thirty years, the studies which were in oppositon to existing Two Cultures distinctions have found a large field for themselves in the philosophy and history of science (and the sociology of science which appendant to them). In this context, the development of the geography, discipline’s epistemological attitudes and macro-epistemological debates are investigated as parallel traces. The conclusion of the paper is that the discipline of geography as an empirical field of science studies is fully compatible with multi-paradigm science model.
10. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ahmet Umut Hacifevzioğlu Padovalı Marsilius’da İktidarın Dünyeviliği
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Asıl ereği devleti laik temeller üzerine kurmak olan Marsilius’un modern, hatta devrimci olan yanı da budur. Reformcular üzerine büyük etkisi olan Marsilius’un reformculardan ayrıldığı en önemli çizgisi laik bir düşünür olmasıdır. Siyasal düşüncesi ve anlayışı bakımından Aristotelesçi olan Marsilius’un ideali, ortaçağın teokratik toplum yapısı yerine laik bir toplum düzeni kurmaktır. Marsilius’a göre laik bir toplum dünyevi erekler üzerine kuruludur; böyle bir toplum iyi yaşam ereğini öbür dünyada değil, bu dünyada gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Tam da bu nedenle, bir siyasal toplumda dini kurallar ve dogmalara yer yoktur. Dini öğreti yalnızca ruhun esenliğini ilgilendirdiğine göre, bu hakikatlerden sapanlar ancak öbür dünyada bunun cezasını görebilirler.The real goal of Marsilius is to establish the state on secular bases rather than all the old worldly powers alone. This is the modern, even revolutionary side of Marsilius. Marsilius, who had a great influence on reformers, was a secular thinker and by being a secular thinker, he was different from other reformers. The ideal of Marsilius, the Aristotelian in political thought and understanding, is to establish a secular society structure instead of the theocratic society structure in the middle ages. According to Marsilius, a secular society is based on earthly goals; such a society should try to achieve good living conditions in this world, not in the other world. That is precisely why there is no religious rule and dogma in a political society. Since religious truths are concerned only with spiritual well-being, those who deviate from these truths can only be punished in the other world.