Browse by:



Displaying: 1-20 of 134 documents

Show/Hide alternate language

araştirma makaleleri /research articles araştirma makaleleri /research articles

1. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
James Griffith Orcid-ID
James Griffith
Adaletin Anarşisi: Hesiodos’un Kaos’u, Anaksimender’in Apeiron’u ve Geometrik Düşünce
abstract | view |  rights & permissions | cited by
This article examines Hesiod’s Chaos and Anaximander’s apeiron individually and in relation to each other through the frame of René Descartes’ notion of natural geometry and through bounds and limits in Euclid and Immanuel Kant. Thanks to this frame, it shows that, in his poetic vision, Hesiod saw in Chaos the act of bounding such that different things can appear while, in his speculative vision, Anaximander saw in the apeiron the self-limiting limit of bounded things, which is to say, time as distinct from the temporality of bounded things resulting from Chaos. Thus, together, Chaos and the apeiron present the spatiotemporal order of the world. Finally, delving further into Anaximander’s fragment shows that the justice (dike) ruling over all includes the apeiron as the time foundational to temporality, meaning justice is without foundation and therefore anarchic.
Bookmark and Share
2. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Ayşe Gül Çivgin, Orcid-ID Ümit Öztürk Orcid-ID
Ayşe Gül Çivgin
Different Scenes from the Artist’s Making: A Return from Aristotle to Plato on the Axis of “Tragedy”
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışma, Aristoteles ve Platon özelinde, “poiēsis” fiilinin iki farklı tarzda kavramsallaştırmasından doğan yapıca uzlaşmaz iki “tragedya” anlayışını irdeleme amacı taşımaktadır. Bunun için, Peri Poiētikēs Tekhnēs ile Politeia metinleri yol gösterici olarak seçilmiştir. Tartışmamızı “mimēsis” bağlamına yerleştirerek, bir yandan “poiēsis” etkinliğine diğer yandan ise “poiēsis” etkinliğinin gerçekleştiricisi olan “poiētēs”e yönelip, bu kavramların bahsedilen iki filozofun “sanat” ve “felsefe” kavrayışlarındaki yerini açmayı deniyoruz. Bu denemeyi ise tragedya bağlamında karşımıza çıkan fâil, fiil, münfâil hâl ve seyirci mefhumları üzerinden derinleştirmeye çalışıyoruz. Böylece, sunduğumuz eleştirel değerlendirmelerden hareketle, aslında Aristoteles’in değil, fakat Platon’un “sanat”ın bir “tekhnē (ustalık)” ve “poiētikē (yaratıcılık)” olarak asıl anlamını yakalamış olabileceğine dair bir ipucu bırakıyoruz.
Bookmark and Share
3. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Zeynep Duran Orcid-ID
Zeynep Duran
The Rejection of Eudaimonism in the Cyrenaic School
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Antik Yunan felsefesinde “nasıl yaşamalıyız?” sorusuna farklı okullar tarafından verilmiş farklı cevaplar, büyük ölçüde “mutluluk ahlakı” (eudaimonism) ile ilişkilendirilir. Buna göre, insan yaşamının nihai ereği, merkezinde erdemin yer aldığı mutluluktur. Sokratesçi küçük okullar arasında yer alan ve kendine özgü bir hazcı ahlak anlayışı benimseyen Kirene Okulu ise, haklarındaki sınırlı antik kaynaklardan edindiğimiz tanıklıklar ışığında, bu genel çerçevenin dışında duruyor gözükür. Bu yazı, Okulun ahlak kuramının geleneksel Yunan mutluluk ahlakı ile uyuşmama iddiasını, Okulun benimsediği şüpheci bilgi kuramı ile gerekçelendirmeyi amaçlamaktadır. Bunun için, Okulun, bilgi kuramlarına dayanan üç temel fikir kabul ettiği öne sürülmüş ve bu fikirler doğrultusunda mutluluk ahlakı altında yer alan varsayımları reddettiği gösterilmeye çalışılmıştır.
Bookmark and Share
4. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Anıl Ünal Orcid-ID
Anıl Ünal
“Borges’” Refutation of the Subject
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışma, Jorge Luis Borges’in Öteki Soruşturmalar ismiyle 1952’ de yayınlanmış denemelerinden “Zamanın Yeni Çürütülmesi” nin yakın okumasını sunuyor. Orijinal makale birbirinden farklı anların özdeşliği düşüncesi üzerinden özneyi ve zamanı yadsıyor. Bu çalışma ise orijinal argümana tümüyle sadık bir biçimde odağa özneyi ve böylece de yazarı yerleştirerek meseleyi tekrar tartışmaya açıyor. Bu tartışmaya orijinal makalede de olduğu gibi Berkeley ve Hume’un fikirleri eşlik etmektedir. Bu fikirleri tekrar ele alma düşüncesinin ardındaki motivasyon Borges’in fikirlerini çürütmek ya da yeni fikirler ile desteklemekten çok, Borges’in tüm yazınına nüfuz eden – tam da öznenin yitirilmesi üzerinden yazma fiilinin faillerini yazma ediminde birleştiren – kuramsal yapının ortaya konulduğu bir yazma performansı olarak anlaşılabilir.
Bookmark and Share
5. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Erinç Aslanboğa Orcid-ID
Erinç Aslanboğa
Kaybin Farkli Kipleri Üzerine Bir Deneme
abstract | view |  rights & permissions | cited by
This article, starting with the experience of the other's death, thinks about the questions and problems revealed by different modalities of loss. Mourning and Melancholia, the text written by Freud during the First World War and the critical rereading of this text by Derrida and Butler constitute the main axis of this article. Initially, the Freudian definition of mourning and melancholy, their distinctive features, their points of convergence and divergence, the relationship between so-called normal mourning and so-called pathological melancholy will be presented to show the ambiguity of their limits and their opposition. Secondly, one of the distinctive features of Freudian melancholy that is the transformation of the loss of the other into the loss of the self will be taken up and problematized in dialogue with Butler to bring out the place of the other as well as of its loss in the constitution of the self. This discussion makes it possible to expose how the loss of the other, which moves us from the question of detachment to that of attachment, reveals the non-identity of the self, altered by the other. The third part of this article, problematizing the finality of mourning, which is the substitution of the other, focuses on Derrida's thought that renew the approach to mourning and melancholy by introducing the concepts of “introjection” and “incorporation”. Derrida's ethic of mourning, which aims to avoid the assimilation of the other to the same, is based on a double bind between the possibility and the impossibility of mourning. The article concludes with a brief review of the relationship between identity and alterity revealed by different modalities of loss to respond differently to the question: How to return to life after the experience of the other's death?
Bookmark and Share
6. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Özlem Yilmaz Orcid-ID
Özlem Yilmaz
The Concept of Organism in Philosophy of Biology
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Çevre sorunlarının katlanarak arttığı ve biyoloji biliminin büyük sıçramalarla geliştiği günümüzde organizma kavramının incelenmesi, hem kendi doğamızı (dolayısıyla da diğer canlılarla etkileşimlerimizi) hem de günümüz biyolojisindeki değişimleri daha iyi anlayabilmemiz için faydalı olacaktır. Bu çalışma, organizma kavramını özellikle organizmaçevre etkileşimi üzerinden inceleyerek günümüz biyolojisindeki önemini vurgulayacaktır. Organizma kavramı özellikle Modern Sentezden, Genişletilmiş Evrimsel Senteze geçişle birlikte ayrı bir önem kazanmıştır. Köklerini yirminci yüzyılın başlarındaki organizma-merkezci biyolojiden alan bu kavramın gelişimi, son birkaç on yıldır biyoloji biliminde gerçekleşmiş olan gelişmelerle (özellikle gelişim biyolojisi, sistem biyolojisi ve ekoloji dallarında) iyice dinamikleşmiştir. Organizma kavramının gelişimini incelemek sadece biyoloji biliminin felsefesi açısından değil, bunun yanında, insan olarak kendi biyolojik varlığımızı -organizma- ve çevremizle (hem abiyotik hem de biyotik) olan etkileşimlerimizi, tekrar düşünmek açısından değerlidir.
Bookmark and Share
7. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Gülizar Karahan Balya Orcid-ID
Gülizar Karahan Balya
Pandemiyi Olumlamak ya da Hayata Yüz Çevirmek: Nietzscheci Bir Değerlendirme
abstract | view |  rights & permissions | cited by
This paper is a reflection on the impacts of the Coronavirus pandemic on social life and draws on Nietzsche’s views on pessimism, will to power and affirmation. The question that lies at its centre is what it means to experience the pandemic with an affirmative or a life-negating attitude. It aims to open up a space for discussion for how the pandemic actually is or can possibly be experienced affirmatively. In order to do so, first of all it provides an outline of Nietzsche’s analysis of the ancient Greek culture and the Greek myth of the wisdom of Silenus and secondly Nietzsche’s critique of the ascetic ideal. Lastly, putting the two topics side by side, it explores reactions towards the current pandemic on a scale of economy ranging from preservation to enhancement.
Bookmark and Share
8. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Funda Neslioğlu Serin Orcid-ID
Funda Neslioğlu Serin
Bilimsel İlerleme İle İlgili Son Tartişmalarin Değerlendirilmesi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
At first glance, what scientific progress means seems to be a quickly answered question. It is not easy to think of the sciences without progress; sciences and the notion of progress seem identical in general. Describing the nature of scientific progress is an important task that will have practical and theoretical consequences. The approach, which argues that the background on which sciences are based does not have a historical or cultural character following the positivist interpretation, accepts sciences as testing the validity of observation and experiment data to a large extent. On the other hand, the tendency that emphasizes that the complex functioning of the history of science has an indelible mark on scientific theories prefers to build sciences on a historical and social basis. How both major approaches ground the idea of scientific progress profoundly affects both our understanding of the nature of scientific knowledge and the way we do science. This paper aims to evaluate scientific progress based on the views of prominent philosophers of science in the twentieth century.
Bookmark and Share
9. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Özlem Duva Kaya Orcid-ID
Özlem Duva Kaya
Kantçi Düşüncenin Feminist Maledilişi Olanakli Midir?
abstract | view |  rights & permissions | cited by
It is one of the main allegations impelled by feminist theorists against Kant's philosophy that the subject Kant placed at the base of his understanding of rationality is masculine, a Westerner and belongs to upper/middle class. In fact, there is considerable supporting evidence to promote this claim for mainstream Western philosophy in general and Kant's philosophy in particular. On the other hand, while reckoning with the history of philosophy, and examining whether it is possible to break away from philosophical concepts and categories or not, is another matter of discussion. In this article, I try to focus on various possibilities that can reconcile Kant's philosophy with the demands of liberal feminism and an inclusive democratic participation principle. It is important that to discuss whether it is possible to make a new reading that can be reconciled with feminist demands by ignoring the misogynistic discourses in Kant's works, especially starting from the concepts of autonomy and personality. Today, many factors like traditions, prejudices, oppressive forms of government, etc. prevent women from taking part in public life as free agents and autonomously, and from being considered as “subjects with the status of rights”. Therefore, I argue that Kant's concepts such as autonomy, becoming a person and having the conditions for free action, do have something in common with feminist demands.
Bookmark and Share
10. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Itır Güneş Orcid-ID
Itır Güneş
At the Intersection of Sexism and Speciesism: Nonhuman Animals’ Right to Live as a Feminist Issue
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Makale feminizmin genel olarak insan dışı hayvanların, özel olarak da tarımda kullanılan insan dışı hayvanların özgür ve özerk yaşama haklarını savunması gerektiğini savlamaktadır. Tarımda kullanılan insan dışı hayvanlardan elde edilen ürünlerin üretim süreçleri sadece onların bedenlerinin insanların arzuları uyarınca üretilip tüketilmelerini değil, ömürleri boyunca doğalarına aykırı şartlarda yaşayarak, sürekli eziyete maruz bırakılmalarını kapsamaktadır. Üstelik mevcut pratikler dişi insan dışı hayvanları, özellikle süt ve yumurta endüstrilerinde, biyolojik üreme yetilerinden faydalanmak adına ek eziyetlere maruz bırakmaktadır. Bu temel savı desteklemek için bell hooks ve Carol J. Adams gibi yazarların eserlerinden faydalanılarak dört argüman öne sürülmüştür. Cinsiyeti biyolojik parametrelerle tanımlamanın sorunlu olacağına dair bir eleştiri de değerlendirilip, bu eleştiriye Wittgensteincı düşünceden yola çıkan bir yanıt önerilmiştir: Her ne kadar tarımda kullanılan insan dışı hayvanların cinsiyetini biyolojik parametrelerle tanımlıyor olsak da bu, biyolojinin genel olarak kadınlığı ve dişiliği tanımlamanın yeterli veya tek kriteri olduğu anlamına gelmemektedir.
Bookmark and Share
11. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Cihan Kirca Orcid-ID
Cihan Kirca
The Problem of Individuation: Aristotle’s Principle of Individuation and Identity
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bireyleşim, varlıkları bireysel kılan ve onların diğer bireylerden ayrımını sağlayan ilkenin ne olduğunu sorun eder. Birey, güncel bir kavram olmasına rağmen orta çağ filozoflarından bu yana bireysel varlıkların bireyliği anlamında kullanılmış olup bireyleşim, özdeşlik sorunu ile iç içe tartışılmıştır. Bu makalede Aristoteles’in bireyleşim sorununa yaklaşımını incelerken öncellikle genel kabul gören madde teorisini tartışacağız. Maddenin bireyleşim ilkesi olarak savunulması, onun bölünebilirliği ya da özdeşliği ile açıklanabilir. Fakat bölünebilirliğin kendisi bireyleşimi olanaksız kılıyor ve Aristotes’in fikirleri ile çelişki gösteriyor. Maddenin özdeşliği, kendisi yeterince açık olmadığı için bir içeriğe ihtiyaç duyuyor; burada Leibniz’in ayırt edilemezlerin özdeşliği ilkesini tartışmaya dahil ederek bu içeriği maddenin paylaşılamazlığı olarak belirleyeceğiz. Fakat Theseus gemisi örneği üzerinden işaret edeceğimiz oluş sorunu ile karşılaşmaktayız. Diğer taraftan Aristoteles’in bireyleşim ilkesini form olarak görmek, bireysel formları savunmak anlamına geliyor; bireysel formlardan ne kastedildiği açık olmadığı için burada ilinekler üzerinden bireyleşimi sunacağız. Fakat Leibniz ve Aristoteles bu konuda uzlaşması olanaksız görünür ve Aristoteles için ilineklerle bireyleşim kabul edilemez; töze ilişkin olmayan ilineklerle bireyleşim, şeylerin doğası itibariyle bireysel olmadığı anlamına gelir. Ardından konum ile bireyleşim fikrini Aristoteles üzerinden işaret ederek konum anlamında maddenin bireyleşim ilkesi olduğunu savunacağız. Son olarak konum ile bireyleşmenin saltık uzayı gerektirdiğini belirteceğiz ve Leibniz’in ayırt edilemezlerin özdeşliğinin mantıksal olarak geçersiz kılan Black’ın düşünce deneyine değineceğiz.
Bookmark and Share
12. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
Ferhat Yöney Orcid-ID
Ferhat Yöney
The Problem of Divine Foreknowledge and Free Will: Ockhamist Solution
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Tanrısal ön bilgi-özgür irade sorununa ilişkin Ockhamcı çözümler, 1960’lı yıllardan 1990’lı yıllara kadar analitik din felsefesi çevrelerinde önemli bir yer tutmuştur. Bu çalışmada, Ockhamlı William’ın (1287-1347) geleceğe ilişkin olumsal önermeler ve tanrısal ön bilgi-özgür irade sorununa ilişkin görüşlerine kısaca değinildikten sonra, çağdaş analitik din felsefesinde tanrısal ön bilgi-özgür irade sorununa ilişkin Ockhamcı çözüm olarak adlandırılan görüş ve buna ilişkin tartışmalar ele alınacaktır. Bu kapsamda Ockhamcı çözüm olarak savunulan görüşlerin tanrısal ön bilgi ile insan özgür iradesini bağdaştırma açısından başarısız olduğu gösterilecektir. Ayrıca, Ockhamcı çözümlerin geleceğe ilişkin olumsal önermeler konusunda varsaydığı görüşün karşılaştığı metafiziksel sorun ortaya konacak ve bu sorunun, tanrısal ön bilgi ile özgür iradeyi bağdaştırmaya yönelik herhangi bir girişim açısından sorun oluşturduğu vurgulanacaktır.
Bookmark and Share
13. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 9 > Issue: 1
İlknur Sertdemir Orcid-ID
İlknur Sertdemir
“Intuitive Knowledge” Theory of Wang Yangming: Mentalspiritual Integrity in Action
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Milattan önce 6. yy’ da Konfuçyüs tarafından kuralcı bir çerçevede açıklanan ve bilgelikerdemlilik sentezini temel alan düşünce ekolüne ahlaki psikoloji kuramını getiren ilk fikir adamı Mengzi’dır. İnsanın doğuştan iyiliği önermesiyle duygu, düşünce ve eylem arasındaki tutarlılığı içgörüsel farkındalığa kaynak gösteren Mengzi, Çin felsefesine yeni bir soluk getirir. Bu önerme, 11.yy’da Neo-Konfuçyüsçü filozof Cheng Hao’ın sezgisel öğrenme metoduyla korunsa da önermenin Doğu Asya topraklarına yayılmasındaki asıl katkı Ming dönemi siyasetçisi, hattatı ve generali Wang Yangming’e aittir. Wang Yangming, Mengzi’dan aktardığı zihinsel-spiritüel bütünlüğü öğretisine dâhil ederek doğuştan gelen bilgi ve erdemin davranışsal tepkimeye yansıma sürecinde rasyoneli dışlar. Sezgisele odaklı bu kuramda duygu ile düşünce birbirinden ayrılmadığı gibi sorgulama, gözlemleme ve deneyimleme safhalarının pratiğine ihtiyaç duyulmaz. Birey, fıtraten doğru-yanlış ayrımı yapabilme yeteneğine sahip olduğu için içgörü ve sağduyuyla her şeyi idrak edebilir; önceden idrak edebildiği için de davranma, bilme ile eş zamanlı güdülenir. Bu çalışmada, Wang Yangming’in sezgisel bilgi kuramıyla savladığı kişisel gelişimin Batı dünyasındaki karşılığı ve modern psikolojiyle özdeşleşen özelliği incelenecektir.
Bookmark and Share
14. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 8 > Issue: 2
Özüm Hatipoğlu Orcid-ID
Özüm Hatipoğlu
Gilles Deleuze’ün Kuraminda Felsefi Arkitektonik ve Teatrallik
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Theatricality, as a methodological basis of Deleuze’s theory, insinuates a new thought of Being/beings by emancipating philosophy from its anthropological orientation. Despite the fact that the phenomenological methodologies attempted to link the transcendental with the empirical domain, the source of reflexivity was still the subject. Deleuze’s ontological repetition maintains the infinite reflection of the transcendental and the empirical domains into each other, yet it posits the symbolic order as the third order where the infinite reflexive expansion between concept and matter becomes immanently transcended. By taking this formulation as its point of departure, this article analyzes how Deleuze’s notion of theatricality operates as the self-reflexive and excessive origin of thought.
Bookmark and Share
15. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 8 > Issue: 2
Alber Erol Nahum Orcid-ID
Alber Erol Nahum
Spinoza’s Theory of Language: From Critique to Practice
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu makalede Spinoza’nın dil eleştirisinin ve çözümlemesinin tartışılması amaçlanmaktadır. Bilindiği gibi, Spinoza, İbranice hakkında yarım kalmış bir dilbilgisi kitabı kaleme almış olsa da, bugün dil felsefesi diye adlandırılan alanda bir yapıt vermiş değildir. Bununla birlikte, dil konusunun, anlama yetisinin düzeltilmesinin önemli ayaklarından biri olması ölçüsünde, Spinoza açısından, felsefi uslamlama için bir propedötik işlevi gördüğü söylenebilir. Hatta Spinoza’ya göre, kendisinden önce gelen bazı filozofların doğanın ortak düzenini ve zorunlu nedenselliğini kavrayamamış olmasının nedeni, tam da fikirlerin ve şeylerin bağlantı ve düzenlerini izlemek yerine, doğayı açıklamak için dilsel kategorilere başvurmalarıdır. İşte bu yüzden, felsefenin ilk adımlarından biri dilin bedensel-imgelemsel doğasının aydınlatılması olmalıdır. Böylelikle dilin felsefi amaçlar doğrultusunda, yani upuygun fikirlerin iletilmesi için kullanmasına zemin hazırlanacaktır. Bu yazıda, Spinoza’nın geliştirdiği dil kuramının, dil olgusunun psikolojik-bilişsel açıdan çözümlemesi kadar, kendine-gönderimli kavramsal bir dilin geometrik düzende kurulmasını da içerdiği ileri sürülecektir.
Bookmark and Share
16. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 8 > Issue: 2
Erim Bakkal Orcid-ID
Erim Bakkal
Relation Between Name and Pretended Name in Kripke’s Analysis of Fiction
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu metindeki amacım Kripke’nin kurgu çözümlemesinde özel adlar ve adımsılar (pretended name) arasındaki ilişkiyi ele almak. Kripke için özel adlar değişmez imleyicilerdir (rigid designator), yani tek bir varlığı/şeyi var olduğu tüm olanaklı dünyalarda biricik belirlerler. Adımsılar ise kurgusal söylemde ortaya çıkan kurgunun taslamasının bir parçasıdır; yani kurgu dünyadaki karakterlerin adlarıdır. Kripke’ye göre adımsılar sadece gerçek adları taklit eden fakat taklit ve benzerlik ilişkisinden öte bir ilişkileri olmayan, adlardan kategorik olarak farklı şeylerdir. Fakat Kripke için adlar ve adımsılar kategorik olarak farklı olsalar da bu iki dilsel birim birbirlerini belirler gibi gözükür. Yani “Sherlock Holmes” özel adı, “Sherlock Holmes” özel adımsısı ile eşseslidir fakat bunun gerekçesi yeterince açık değildir. Bu açık olmama durumu kurgusal karakter adlandırma önermelerinin adlandırıcı açısından a priori ve olumsal mı olduğu yoksa a posteriori ve zorunlu mu olduğu sorusuyla ilişkilidir. Böylelikle bu belirleme ilişkisi ya zorunlu ya da olumsal bir ilişkidir. Ben bu belirleme ilişkisinin olumsal olduğunu savunacağım. Fakat bu belirleme ilişkisi olumsal olsa da ad ve adımsı arasında eşseslilik açısından sıkı bir ilişki olmaya devam eder. Ben bu sıkı ilişkinin genellikle kendiliğinden bir ilişki olduğunu, kurgu karakterin önce adı olabileceği gibi ilişkilendiği adımsısı da olabileceğini ve bu ayrım yeterince düşünülmediği için genellikle ad ve adımsının eşseslilik açısından çakıştığını savunacağım. Fakat ilişkilendiği adımsı ve özel adı eşsesli olmayan karakterler de olabileceğini ileri süreceğim. Son olarak ise bu dediklerimizden adımsıların geçtiği betimlemeler üretebileceğimizi ve bunlar yoluyla da kurgu varlıklara değişen imleyiciler olarak gönderimde bulunabileceğimizi savunacağım.
Bookmark and Share
17. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 8 > Issue: 2
Ece Saraçoğlu Orcid-ID
Ece Saraçoğlu
The Teleological Instrumentality of Time in Aristotle and Heidegger
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Aristoteles ve Heidegger’in zaman görüşleri onların ontoloji temelli düşüncelerinde önemli bir yere sahip olmasına rağmen, “amaçsal araçsallık” anlayışıyla ilişkili olarak derinlemesine irdelenmez. Hâlbuki bu düşünürlerin görüşlerindeki amaçsal araçsallığın yakından incelenmesi, hem onların zaman felsefelerinin hem de genel olarak zamanın “yapıcı ve kurucu” özelliğinin daha anlaşılır olmasını sağlamaktadır. Aristoteles’in ve Heidegger’in ontolojik zaman soruşturmaları, zamanın amaçsal anlamda da araçsallığının olanaklı olabileceğine işaret etmektedir. Bu fikirden hareketle meydana getirilen bu makale, Aristoteles ve Heidegger’in zaman düşüncelerini amaçsal araçsallık ışığında incelemeyi amaçlamaktadır. Bu sebeple yazının ilk bölümünde, zaman ve araçsallık kavramlarının anlamı ve içeriği kısaca betimlenmektedir. Bu betimlemenin temel nedeni, bu kavramların yaygın kullanılan anlamlarının dışına çıkabilmeyi sağlamaktır. Yazının ikinci ve üçüncü bölümlerinde ise, sırasıyla Aristoteles ve Heidegger’in zaman felsefelerinde amaçsal araçsallık fikrinin nasıl görünür olduğu gösterilmeye çalışılmaktadır.
Bookmark and Share

18. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 8 > Issue: 1
Çiğdem Yazici Orcid-ID

abstract | view |  rights & permissions | cited by
Aristoteles’in iyi yaşam felsefesi onun siyaset felsefesinde önemli bir yere sahipken, kölelik anlayışıyla çok ilişkili olarak incelenmez. Oysa kölelik anlayışının yakından incelenmesi, onun iyi yaşamı mümkün kılacak bir siyasi yapı olarak kent-devlet teorisinde kilit rol oynadığını gösterir. Politika’da en iyi yaşam olarak gördüğü teorik yaşamı mümkün kılabilmek için kurumsal olarak köleliği adil gösteren bir savunma geliştirir. Bu savunmada kullandığı gerekçelerin odak noktası “kendine yeterliliktir”. Buna göre hem muhakemede hem kendini yönetmede kendi kendisine yeten kişi özgür ve “tam insan” olmuştur, yetemeyen ise yönetilmeye ve köleliğe uygun dolayısıyla “tam olmamış veya tamamlanmamış insandır”. Bu sebeple, makale ilkin iyi yaşamın, ikinci olarak siyasi devlet yaşamının, üçüncü olarak da köleliğin ve özgürlüğün “kendine yeterlilik” ile ilişkisine odaklanarak eleştirel bir inceleme sunar. Bu sayede, Aristoteles’te önceden varsayılan bir doğal kölelik anlayışı olmadığını; mutluluk ve siyasi yaşam ilişkisi adına kurumsal olarak köleliğin gerekliliğini savunduktan sonra, köleliği adil gösterebilmek için zor kullanımı gerektirmeyen “doğal” kölelik anlayışını bilhassa geliştirdiğini görebiliriz. Dahası belli etnik halkların karakter özelliklerine göre köleliğe doğal olarak uygun oldukları fikrini de bu düşüncenin ardından geliştirir. Sonuçta, Aristoteles’in kölelik anlayışındaki etnik ayrımların biyolojik temelli özcü bir ırkçılık ile yapılmasa da insanlığının tam olması için kendi kendine yetmesi beklenen normatif bir insan anlayışıyla yapıldığını söyleyebiliriz.
Bookmark and Share

19. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 8 > Issue: 1
Soner Soysal Orcid-ID

abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışma, David Hume’un beğeninin bir standardı olduğu iddiasına yönelik incelememin ikinci aşamasıdır. Böyle bir incelemeye başlamamın nedeni, çalışmanın birinci aşamasının başından da söylediğim gibi, açık bir şekilde görülen beğeni farklılıklarına rağmen, tümevarımsal akıl yürütmeyi eleştiren deneyci bir filozof olan David Hume’un beğeninin bir standardı olduğunu iddia etmesidir. Deneyci bir filozof olduğu için, Hume’un bu standardı a priori ya da doğuştan idelere dayandırma olanağı yoktur. Diğer taraftan, Hume, tümevarımsal akıl yürütmeyi eleştirerek, deneyimden tüm insanlar için bir ölçüt olabilecek kesinlikte bir bilgi ya da standart üretmenin olanağını neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. İncelemenin birinci aşaması olan “David Hume’un Beğeni Standardı I: Farklılıklar ve Standart” başlıklı makalede, Hume’un beğeni farklılıklarına rağmen nasıl olup da bir beğeni standardı olduğunu iddia ettiğini ele almıştım. İncelememin ikinci aşaması olan bu çalışmada ise, Hume’un beğeni standardının sanat eserlerinin bazı nitelikleriyle insan zihninin doğal yapısı arasındaki bir uyuşmadan kaynaklandığı iddiasını ve bu standardı belirli niteliklere sahip ideal eleştirmenler üzerinden nasıl açıkladığını ele alıp, Hume’un beğeni standardı tartışmasının genel bir değerlendirmesini yapacağım.
Bookmark and Share

20. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 8 > Issue: 1
Çağlar Karaca Orcid-ID

abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu makalede, Erwin Schrödinger’in kuramsal biyolojiye önemli bir katkıda bulunan Yaşam Nedir? adlı kitabındaki fikirlerini ve bu kitabın da etkisiyle gelişen gen-merkezci yaklaşımı eleştirel olarak değerlendirmeyi amaçlıyorum. Schrödinger’in canlılık konusundaki entelektüel mirasının tartışmaya açılması moleküler biyolojinin yaşam bilimlerinde hakim hale gelişinin ve yaşamın organizasyona dayalı temelinin anlaşılması açısından özel bir önem taşıyor. Yayınlandığından beri biyoloji felsefesinde önemli tartışmaları beraberinde getiren Yaşam Nedir? kitabı, yaşamı termodinamiğin yasaları doğrultusunda ele alması açısından biyolojide organizasyonu vurgular. Bununla birlikte Schrödinger’in canlılığın kodu olarak tasavvur ettiği aperiyodik kristal kavramı gen-merkezciliği destekleyen öncül fikirleri barındırmaktadır. Schrödinger, canlı varlıkların doğadaki entropi artışı eğilimiyle baş etmesi gereken nitelikte olması gerektiğini savundu ve bu görüş, canlılığa dair temel bir ilke olarak yaygın kabul gördü. Schrödinger’in yaşamın düzenliliğini mikro düzeyde aperiyodik kristal hipotezi ile açıklama girişimi ise nispeten daha tartışmalıdır. Makalede, bu tartışmalı konuları aydınlatmak amacıyla Schrödinger ve ardından gelişen gen-merkezci yaklaşımlara yönelik eleştirileri ele alıyorum. Ardından, gen-merkezciliğin sınırlılıklarına karşı yaşamın organizasyonunun organizma seviyesinde ele alınması değerlendiriyorum. Bu görüş, Kant’ın self-organizasyon kavramıyla tanımladığı, parça-bütün ilişkilerindeki karşılıklılığı temel alır. Son olarak, yaşamın organizasyonuna dair felsefî yaklaşımları ve entropinin buradaki rolünü tartışıyorum. Organizma düzeyinde ve organizma-çevre ilişkisindeki çoklu etmenlerin geri-besleme ilişkilerine dayanan ağ yapısı, gen-merkezciliğin indirgemeci yaklaşımına karşı kapsayıcı bir alternatif sunmaktadır.
Bookmark and Share