Already a subscriber? Login here
Not yet a subscriber? - Subscribe here

Displaying: 1-10 of 57 documents


1. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Emrah Konuralp, Attempts on Non-Reductionist Marxist Theory of the State: A Stimulating Rehearsal or a Coherent Approach?
abstract | view |  rights & permissions | cited by
As an oversimplification of economic reductionism, the base/superstructure metaphor is over identified with Marxist theory of the state, and the state has been considered to be corresponding to the latter. This over identification was seen inconvenient by some Marxist theoreticians who have been looking forward to analyse the state through a non-reductionist perspective. In this article, those attempts are compared and contrasted by dividing them into two categories and by using open Marxism as the banner of a distinctive group among non-reductionists. The main theme of this article is to clarify major theses of non-reductionists and to address to the apparent tensions within themselves. Despite their points of differentiations, they share a commonality in their hostility towards ‘traditional historical materialism’ and even towards structural Marxism. The positions mentioned in this article may not be considered as a coherent and consistent non-reductionist theory of the state due to their variations within themselves; however, at least they are successful as contemporary ‘attempts’ of non-reductionist Marxist theory of the state that would pave ground to a more consistent theory. In this article, they are considered to be stimulating as they ground their unease with reductionism on appealing issues.Ekonomik indirgemeciliğin bir yalınlaştırması olan altyapı/üstyapı metaforu Marksist devlet kuramıyla aşırı özdeşleştirilmektedir ve bu bağlamda devletin üstyapıya denk düştüğü düşünülmektedir. Bu aşırı özdeşleştirme, devleti indirgemeci olmayan bir bakış açısıyla çözümlemeye çaba gösteren bazı Marksist kuramcılar tarafından uygunsuz bulunmuştur. Bu makalede, bu çabalar sınıflara ayrılarak karşılaştırılmıştır ve açık Marksizm, indirgemeci olmayan yaklaşımlar içinde farklı bir grubun etiketi olarak kullanılmıştır. Bu makalenin ana teması, indirgemeci olmayan yaklaşımların temel tezlerini ortaya koymak ve bunlar arasındaki görünür gerilimlere dikkat çekmektir. Farklılaştıkları noktalar olmasına karşın ‘geleneksel tarihsel maddecilik’ ve yapısalcı Marksizme karşı tutumları ortaktır. Bu makalede ele alınan yaklaşımlar kendi aralarındaki çeşitliliklerden ötürü açık ve tutarlı bir indirgemeci olmayan devlet kuramı olarak değerlendirilmeyebilir; ancak, bunlar en azından daha tutarlı bir indirgemeci olmayan çağdaş Marksist devlet kuramına doğru evrilecek başarılı ‘çabalar’dır. Bu makalede, bu çabalar sorunları ele almada indirgemeciliğe karşı tedirginliklerini temellendirdikleri ölçüde ufuk açıcı görülmektedir.
2. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ömer Faik Anli, Bilim, Sosyal Bilim ve Coğrafya: Bilgi-kuramsal Bir Yeniden Ziyaret
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu çalışmanın temel tezi, coğrafya disiplininin tarihi ve felsefesinin makro-epistemolojik tartışmaların görünür örneği konumunda olduğudur. Bu makalede, coğrafyanın tarihinin ve felsefesinin “İki Kültür” tartışmasına yeni bir açılım sağlama olanağı taşıdığı savunulmaktadır. Coğrafyada “İki Kültür” hakkında bir kavram-yorulması olmadığından bu disiplin yeni yaklaşımların tartışılması için diğerlerinden daha uygundur. Bununla birlikte, çok-paradigmalı bir disiplin olarak coğrafyanın bilim adını ne ölçüde koruyabileceği belirlenmeye çalışılmaktadır. Ayrıca coğrafyada bir model olarak açığa çıkan çok-paradigmalı sosyal bilimin yeni bir bilim tanımı sunup sunamayacağı tartışmaya açılmaktadır. 20. yüzyılın son otuz yılında bilim felsefesi ve tarihinde (ve bunlara eklemlenen bilim sosyolojisinde) varolan “İki Kültür” ayrımına karşı çıkan çalışmalar kendilerine geniş bir alan açmışlardır. Bu bağlamda coğrafya disiplininde epistemolojik tutumların gelişimiyle makro-epistemolojik tartışmalar paralel birer iz olarak incelenmektedir. Ulaşılan sonuç, bilim incelemelerinin empirik alanı olarak coğrafya disiplininin çok-paradigmalı bilim modellemesi için tam uygunluk taşıdığı yönündedir.The main thesis of this study is that the history and philosophy of geography is visible example of the macro-epistemological debates. In this article, it is advocated that the history and the philosophy of geography has a potentiality of providing a new approach to the debate of Two Cultures. In geography, there is not any concept-fatigue about ‘Two Cultures’ and because of this situation the discipline of geography is more suitable than the other disciplines for discussing new approaches. On the other hand, it is investigated that in what extent the geography may retain the name of science as a multi-paradigm discipline. And also it is opened to debate that the multi-paradigm social science which emerged as a new model from the geography whether can be offer a new science definition. Of the 20th century’s last thirty years, the studies which were in oppositon to existing Two Cultures distinctions have found a large field for themselves in the philosophy and history of science (and the sociology of science which appendant to them). In this context, the development of the geography, discipline’s epistemological attitudes and macro-epistemological debates are investigated as parallel traces. The conclusion of the paper is that the discipline of geography as an empirical field of science studies is fully compatible with multi-paradigm science model.
3. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Ahmet Umut Hacifevzioğlu, Padovalı Marsilius’da İktidarın Dünyeviliği
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Asıl ereği devleti laik temeller üzerine kurmak olan Marsilius’un modern, hatta devrimci olan yanı da budur. Reformcular üzerine büyük etkisi olan Marsilius’un reformculardan ayrıldığı en önemli çizgisi laik bir düşünür olmasıdır. Siyasal düşüncesi ve anlayışı bakımından Aristotelesçi olan Marsilius’un ideali, ortaçağın teokratik toplum yapısı yerine laik bir toplum düzeni kurmaktır. Marsilius’a göre laik bir toplum dünyevi erekler üzerine kuruludur; böyle bir toplum iyi yaşam ereğini öbür dünyada değil, bu dünyada gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Tam da bu nedenle, bir siyasal toplumda dini kurallar ve dogmalara yer yoktur. Dini öğreti yalnızca ruhun esenliğini ilgilendirdiğine göre, bu hakikatlerden sapanlar ancak öbür dünyada bunun cezasını görebilirler.The real goal of Marsilius is to establish the state on secular bases rather than all the old worldly powers alone. This is the modern, even revolutionary side of Marsilius. Marsilius, who had a great influence on reformers, was a secular thinker and by being a secular thinker, he was different from other reformers. The ideal of Marsilius, the Aristotelian in political thought and understanding, is to establish a secular society structure instead of the theocratic society structure in the middle ages. According to Marsilius, a secular society is based on earthly goals; such a society should try to achieve good living conditions in this world, not in the other world. That is precisely why there is no religious rule and dogma in a political society. Since religious truths are concerned only with spiritual well-being, those who deviate from these truths can only be punished in the other world.
4. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Tevfik Uyar, A Secondary Tool for Demarcation Problem: Logical Fallacies
abstract | view |  rights & permissions | cited by
According to Thagard, the behavior of practitioners of a field may also be used for demarcation between science and pseudoscience due to its social dimension in addition to the epistemic one. I defended the tendency of pseudoscientists to commit fallacies, and the number of fallacies they commit can be a secondary tool for demarcation problem and this tool is consistent with Thagardian approach. In this paper, I selected the astrology as the case and I revealed nine types of logical fallacies frequently committed by astrologers while introducing their field and/or defending their claims against the scientific inquiries and refutation efforts. I also argued that recognizing these fallacies may help the audience to demarcate between the scientific and the pseudoscientific arguments.Thagard’a göre sözdebilimlerin epistemolojik boyutunun yanı sıra sosyal boyutu da bulunmaktadır ve bilim ve sözdebilim ayrım probleminde bir alanın uygulayıcılarının davranışları da bir araç olarak kullanılabilir. Bu makalede sözdebilimcilerin mantıksal safsata kullanmaya olan eğilimleri ve safsataya başvurma sıklıklarının bilim-sözdebilim ayrımında kullanılabilecek ikincil bir araç olduğu savunulmaktadır. Örnek olarak astroloji sözdebilimi seçilmiş ve astrologların alanlarını tanıtırken ya da savunurken sıklıkla başvurdukları dokuz mantıksal safsataya yer verilmiştir. Ayrıca bu safsataları tanımanın bilimsel ve sözdebilimsel argümanları ayırt edebilmede yardımcı olacağı ileri sürülmüştür.
5. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 3
Elif Çetinkiran Balci, Hartmann’da Değer ve Değerlendirme Problemi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Bu makalede Nicolai Hartmann’ın “değer” ve “değerler” görüşü ele alınacak, değer felsefesine katkıları ortaya koyulmaya çalışılacaktır. Değer kavramı, felsefe tarihinde oldukça tartışmalı bir kavramdır. Kimi düşünürler değerler alanını bilinemez, karanlık bir uçurum olarak nitelendirirken, kimileri ise değer kavramının önemine dikkat çekmekle birlikte içini farklı şekillerde doldurmuşlardır. Felsefe tarihine kısa bir bakış, bu konu üzerinde henüz anlaşılmış bir görüş birliğinin bulunmadığını göstermeye yeter. Hartmann, değer felsefesinin henüz emekleme çağında, değerlerle ilgili önemli fikirleriyle bu alana büyük katkılar sunmuştur. Bu makalede, Hartmann’ın değer felsefesinin içeriği ve önemine dikkat çekerek doğru değerlendirme yapmanın imkânı ortaya koyulacaktır.This article aims to investigate Nicolai Hartmann’s view of “value” and “values”, reveal his contributions to value philosophy. The notion of “value” is quite controversial in the history of philosophy. While some thinkers evaluate the notion of values as an unknowable, dark cilff; others point out the importance of the notion of values and describe it in different ways. A quick glimpse at the history of philosophy would be enough to see the lack of consensus regarding this topic. Hartmann contributed greetly to the philosophy of values with his crucial ideas. This article presents the content and importance of Hartmann’s philosophy of values and demonstrates the chance of making true evaluations.
6. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Aydan Turanli, Martin Heidegger on Technology: A Response to Essentialist Charge
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Martin Heidegger is one of the major philosophers influencing discussions of the condition of technology in the modern era especially with his very much debated article, “The Question Concerning Technology.” However, his views of technology are variously interpreted. Andrew Feenberg and Don Ihde accuse Martin Heidegger of being “essentialist.” Feenberg also implies that Heidegger is a technological determinist and a strong pessimist. On the other hand, Iain Thomson asserts that Heidegger’s view of technology is not essentialist in the traditional sense. David Edward Tabachnick also underlines that essentialism in Heidegger does not necessarily include determinism. In this article, I defend Heidegger against Feenberg’s essentialist charge. First, I summarize Feenberg’s interpretation of Heidegger. Secondly, I criticize Feenberg to show that his accusations against Heidegger are unjustified.Martin Heidegger, özellikle çok tartışılan “Teknolojiye İlişkin bir Soru” makalesiyle modern dönemde teknolojinin durumuyla ilgili tartışmaları etkileyen en önemli filozoflardan biridir. Ancak, onun teknoloji görüşleri çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Andrew Feenberg ve Don Ihde, Heidegger’i, özcü olmakla suçlarlar. Feenberg, ayrıca da Heidegger’in teknolojik determinist ve güçlü anlamda pesimist olduğunu ima eder. Diğer yandan, Iain Thomson, Heidegger’in teknoloji görüşünün geleneksel anlamda özcü olmadığını iddia eder. David Edward Tabachnick’de, Heidegger’de özcülüğün, determinizmi içermediğinin altını çizer. Bu makalede, Feenberg’in özcü suçlamasına karşı Heidegger’i savunacağım. İlk olarak, Feenberg’in Heidegger yorumunu özetleyeceğim. İkinci olarak, Heidegger’e karşı suçlamalarının temelsiz olduğunu göstermek için Feenberg’i eleştireceğim.
7. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Çetin Balanuye, Education of Emotions as a Possibility of Handling Value Conflicts
abstract | view |  rights & permissions | cited by
It is widely accepted that one of the most crucial issues in philosophy of education is related to the concept of value. The contemporary debates on the concept of value and the power of education to deal with value conflicts revolve around two basic questions. First: How can I live personally flourishing life with a responsibility for the universe in general and others in particular? Second: In what ways can education help us find a common ground between living well and being morally good? It is argued in this piece of work that education of emotions can be reconsidered as a promising remedy for this dilemma. A Deweyian account of desirable habit formation is elaborated, endorsed and defended, yet possible objections to the account is taken into consideration.Eğitim felsefesinin en merkezi sorunlarından birinin değer kavramıyla ilişkili olduğu büyük ölçüde kabul görür. Hem değer kavramı, hem de eğitimin değer çatışmalarının çözümünde ne ölçüde etkili olabileceğine ilişkin çağdaş tartışmaların iki temel soru çevresinde dolaştığı görülmektedir. Birincisi: Genel olarak evrensel çevre ve özellikle de insani çevreye karşı sorumlu, ama aynı zamanda kişisel açıdan mutlu bir yaşam sürmek nasıl olanaklı olur? İkincisi. Bu çerçevede, eğitim, iyi yaşamak ile iyi biri olmak arasında bir uzlaşım geliştirmemize hangi biçimlerde yardımcı olabilir? Bu çalışmada duyguların eğitimi olarak özetlenen yaklaşımın sözü edilen sorunsalı aşmak açısından ümit verici olduğu savunulacaktır. Bu amaçla, Deweyci bir ‘yeğlenebilir alışkanlık biçimlendirme’ yaklaşımının ayrıntılandırılması ve savunusu yapılmakta, ayrıca bu yaklaşıma yöneltilebilecek itirazlar da gözden geçirilmektedir.
8. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Mehmet Hilmi Demir, Stalnaker’s Hypothesis: A Critical Examination of Hájek’s Counter Argument
abstract | view |  rights & permissions | cited by
According to what is known as Stalnaker’s hypothesis, the probability of a conditional statement is equal to the conditional probability of the statement’s consequent given the statement’s antecedent. Starting with David Lewis, many have attempted to show that this hypothesis cannot be true for non-trivial probability functions. These attempts, which are known as the triviality results, cannot refute the hypothesis conclusively, because the triviality results usually rest on controversial assumptions such as the closure of conditionalization. In addition to the triviality results, there is one often cited argument against Stalnaker’s hypothesis that does not seem to rest on a controversial assumption. The argument is Alan Hájek’s 1989 reductio argument, which purportedly shows that Stalnaker’s hypothesis leads to outright contradiction. In this paper, I critically evaluate Hajek’s reductio argument and show that it is not a valid argument. His argument is simply an instance of the petitio principii fallacy. On the positive side, I argue that my critical evaluation of Hajek’s argument brings us one step closer to the reconciliation of the analytical and empirical examinations of Stalnaker’s hypothesis.Literatürde Stalnaker hipotezi olarak bilinen iddiaya göre, bir şartlı önermenin olasılığı, o önermenin art bileşenin ön bileşeninine şartlı olasılığına eşittir. David Lewis’in 1976 tarihli makalesinden beri birçok felsefeci bu iddianın sadece basit ve sıradan (trivial) olasılık fonksiyonları için geçerli olduğu, diğer daha işlevli (non-trivial) olasılık fonksiyonlarına uygulanamayacağını göstermeye çalışmışlar ve bu hedef doğrultusunda birçok ispat sunmuşlardır. Ancak sıradanlık sonuçları (triviality results) olarak bilinen bu tür ispatların Stalnaker hipotezini tam olarak reddetmeye yeterli olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü bu ispatların büyük bir çoğunluğu koşullamanın kapalılığı (closure of conditionalization) gibi tartışmalı olan varsayımlara dayanmaktadır. Literatürde tartışmalı herhangi bir varsayıma dayalı olmadığı iddia edilen ve sıklıkla gönderme yapılan bir başka argüman daha mevcuttur. Alan Hájek’in 1989 tarihli makalesinde olmayana ergi metodu ile geliştirdiği bu argüman, herhangi tartışmalı bir varsayıma dayanmadan, Stalnaker hipotezinin doğrudan çelişkiye neden olduğunu göstermektedir. Bu makalede Hájek’in argümanının geçerliliği detaylı olarak incelenmekte ve sonuçta söz konusu argümanın petitio principii çıkarsama hatasını barındırdığı ve bu sebeple de geçerli olmadığı tespit edilmektedir. Pozitif katkı olarak ise bu varılan tespitin Stalnaker hipotezinin analitik ve ampirik değerlendirmeleri arasında var olan uyuşmazlığın giderilmesinde bir adım daha ileri gitmemizi sağladığı iddia edilmektidir.
9. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Funda Neslioğlu Serin, “The Strong Programme” and the Rationality Debate
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Various approaches have been made for understanding the nature of science and scientific knowledge. The social factors that played some role during the choice of scientific theories (like the theory of evolution) in the nineteenth century popularised the opinion that the scientific knowledge is the subject of a sociological research. During the ongoing discussions, one of the explanation or the justification models that was proposed is known as “the Strong Programme.” The main claim of “the Strong Programme” is that the social factors have a determining role for the choice of scientific theories, rather than the rational and universal criteria one may expect. Hence, those who were behind this view rejected all of the rational analyses made for the sciences and the scientific methods. In this paper, we try to investigate the validity of the claims of “the Strong Programme,” and to clarify whether it is possible to understand the real nature of science without any rational approach. It is argued that it would be insufficient to determine the content of the science merely by the social factors, the natural facts might be meaningful by themselves as well.Bilimin ve bilimsel bilginin doğasını açıklamak için farklı pek çok yaklaşım geliştirilmiştir. Özellikle ondokuzuncu yüzyıldaki bazı bilimsel kuramların (evrim kuramı gibi) tercihinde toplumsal etmenlerin rolünün gözlemlenmesi, bilimsel bilginin toplumbilimsel bir araştırma konusu olduğu kanısını yaygınlaştırmıştır. Bu süreçte ortaya konan açıklama ve gerekçelendirme modellerinden biri de “Strong Programme” (Güçlü Program) olarak anılandır. “Strong Programme” ın temel savı, bilimsel kuramların tercihinde sanıldığı gibi ussal ve evrensel ölçütlerin değil, toplumsal etmenlerin belirleyici olduğu yönündeydi. Dolayısıyla bu görüşü savunanlar, bilim ve bilimsel yöntem için ortaya konan tüm ussalcı çözümlemeleri reddettiler. Bu çalışmada, “Strong Programme”ın ileri sürdüğü savların haklılığı ve sanıldığı gibi usçu bir yaklaşım olmaksızın bilimin gerçek doğasını anlamanın olanaklı olup olmadığı soruşturulmaktadır. Bilimin içeriğinin bütünüyle ve sadece toplumsal etmenlerce belirlenemeyeceği, doğa olaylarının da kendi başlarına anlamlı olabileceği ileri sürülmektedir.
10. Kilikya Felsefe Dergisi / Cilicia Journal of Philosophy: Volume > 4 > Issue: 2
Derviş Atahan, Zehragül Aşkin, Platon ve Heidegger’de Aletheia ve Sanat Yapıtı İlişkisi
abstract | view |  rights & permissions | cited by
Gizlenmemişlik üzerine ontolojik ve epistemolojik bir farkındalığa karşılık gelen aletheia, Platon ve Heidegger›in düşünce dizgesinde temel bir konuma sahiptir. Her iki düşünür de kavramın yalnızca kökenine ve olanağına ilişkin bir inceleme yapmakla kalmamış aynı zamanda kavramın sanat yapıtı ile olan ilişkisinde açığa çıkan varoluş biçimlerinin kökensel değerine ilişkin bir sorgulama gerçekleştirmişlerdir. Biliş ve varoluş arasındaki ilinti, kendisinden hakikatin bilinebileceği varoluş biçimleri zemininde değerlendirildiğinde Platon için insanın akıl ve beden kapasitesinin kendi ontik ve epistemolojik varlığıyla doğrudan ilişkilendirildiği hiyerarşik bir onto-pistemolojik kavrayışa; Heidegger için ise ontik olanın, yalnızca ontik olan olması yeterliliğinde bilmeye kapı araladığı ve bu sayede de sanat yapıtı varoluşu dahil her bir varoluşun bilme edimiyle ilişkilendirilebildiği bir kavrayışa çıkmaktadır.The concept of Aletheia which corresponds to an epistemological and ontological awareness over about the disclosedness, occupies fundemental places in the thought-systems of both Heidegger and Plato. Either of the philosophers have not only made an examination on the origin and the possibility of this concept; but they have also made an inquiry on the original value of its existence-forms, which are revealed in the relationship of the concept with the work of art. The relation between cognition and existence is a hierarchical onto-epistemological conception of Plato, where the human mind and body capacity is directly related to its ontic and epistemological existence when evaluated in the context of the forms of existence that it can know the truth from; for Heidegger, the ontic opens a door to knowing that because it merely an ontic is, and in this way comes an understanding that every existence, including the existence of the artwork, can be associated with the act of knowing.